Son mesaj - Görüntülenemiyor
Yaygaları görmek için üye olmalısınız.
Cerrar bloque  Arama
Yemek Tarifleri
Pişmaniyeli Soğuk Pasta


Click the image to open in full size.

Pişmaniyeli Soğuk Pasta


Çok hafif bir tatlı...


Malzemeler :
1 p. yulaflı bisküvi
100 gr tereyağı
1 p. labne peyniri
1 su b. krema
1 su b. tozşeker
1 p. vanilya

Üzeri için:
pişmaniye
kuş üzümü

Hazırlanışı :
1 paket yulaflı bisküviyi doğrayıcıdan geçirin. Üzerine eritilmiş tereyağını ilave ederek karıştırın. Bu bisküvili karışımı altı yağlı kağıtla kapatılmış çemberin tabanına yayın, üzerine ıslatılmış kuş üzümünden serpiştirin. Daha sonra 1 p. labne peynirini, 1 su b. kremayı, vanilyayı ve toz şekeri çırparak bir krema hazırlayın. Kremayı bisküvilerin üzerine yayın ve üzeri hafif sertleşinceye kadar buzdolabının dondurucu kısmında bekletin. Daha sonra üzerine pişmaniye yayarak çemberden ayırın. Parfe tarzında soğuk ve nefis bir pasta...

Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.

Gönderen muhteşem, Perşembe, 20 Kasım 2008 23:13 [ Hepsini Oku ]
Yemek Tarifleri
Kestaneli ve pastırmalı lokma


Click the image to open in full size.

Kestaneli ve pastırmalı lokma


İki ayrı tadın lezzeti...
Kestaneli ve pastırmalı lokma

Malzemeler:
200 gr kestane
1 su bardağı kırmızı şarap
100 gr çemensiz pastırma
Bir kaç biberiye dalı

Hazırlanışı:
*Kestanelerin üzerlerini çizin ve tencereye alın. Üzerini örtecek kadar su ve şarabı ilave edin. Kestaneler yumuşayana kadar haşlayın. Süzüp ılınmaya bırakın ve kabuklarını soyun.

*Pastırmaları uzunlamasına ortadan ikiye kesin. Hazırladığınız pastırmaların kenarına birer kestane yerleştirip rulo sarın ve açılmalarını önlemek için kürdanla sabitleyin. Izgarada 4-5 dakika pişirin. Biberiye dallarıyla süsleyip sıcak veya ılık servis yapın.


Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.

Gönderen muhteşem, Perşembe, 20 Kasım 2008 23:11 [ Hepsini Oku ]
Yemek Tarifleri
Kazan kebabı


Click the image to open in full size.

Kazan kebabı


Geleneksel Antep usulü Kazan Kebabı..


MALZEME;
4 tane orta boy patlıcan
300 gr. kıyma
4 tane yeşilbiber
4 tane domates
2 tane soğan
1 yemek kaşığı domates salçası
Tuz,karabiber,kırmızıbiber
2 bardak su
1 yemek kaşığı zeytinyağı

TARİFİ: Patıcanlar soyulur.Enine 5 eşit parçaya ayrılır.Kıymanın içine tuz,karabiber,kırmızıbiber ve ince doğranmış bir kuru soğan konarak yoğrulup ceviz büyüklünde parçalara ayrılır.Enine kesilmiş patlıcanlar bir parçaet bir parça parça patlıcan şeklinde yerleştirilir.Diğer tarafta bir tencereye zeytinyağı,halka şeklinde doğranmış soğan ve rendelenmiş domatesler konur. Bunların üzerine sıralanan et ve patlıcanlar yerleştirilir.Ayrı bir kapta domates salçası suda eritilip üzerine tuz ve karabiber atılıp patlıcanların üzerine dökülür.Kabuğu soyulan domates ve biberler halka şeklinde doğranıp tencereye konur.Hazırlanan bu malzemenin üzerine kapak kapatılır ve kısık ateşte pişirilir.




Gönderen muhteşem, Perşembe, 20 Kasım 2008 22:56 [ Hepsini Oku ]
Yemek Tarifleri
Fırında Mercimekli Börek


Click the image to open in full size.

Fırında Mercimekli Börek


Birde mercimekli deneyin...


Malzemeler:
Hamur malzemesi
3 su bardağı un
Yarım su bardağı sıvıyağ
1 yumurta
1 çay kaşığı kabartma tozu
Yarım su bardağı su
1 tutam tuz

İç malzemesi:
su bardağı yeşil mercimek
su bardağı su
2 soğan
2 çorba kaşığı sıvıyağ
Tuz, karabiber

Üzeri için:
1 yumurta sarısı

HAZIRLANIŞI :
Unun ortasını havuz gibi açıp sıvıyağ, yumurta, kabartma tozu, su ve tuz ilave ederek kulak memesi yumuşaklığında bir hamur hazırlayın. Top şeklinde kapatıp üzerini nemli bezle örtün ve 10 dakika dinlendirin.
Mercimeği yıkayın ve 2 bardak su ile yumuşayıncaya kadar haşlayıp süzün. 2 kaşık sıvıyağı tencerede kızdırın. Soğanı kıyıp pembeleştirin. Mercimek, tuz ve karabiberi ilave edip karıştırın, birkaç dakika sonra ateşten alın.
Hazırladığınız hamuru sekiz eşit parçaya ayırın. 15 cm eninde kare şeklinde açın. İçlerine mercimekli karışımı paylaştırın. Hamurların 4 ucunu ortada birleştirip kapatın.
Üzerine yumurta sarısı sürüp hafifçe yağlanmış tepsiye dizin. Önceden ısıtılmış 180 dereceye ayarlı fı*rında pişirin. Sıcak olarak servis yapın.


Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.

Gönderen muhteşem, Perşembe, 20 Kasım 2008 22:54 [ Hepsini Oku ]
Sohbet
Nefis muhasebesi







Nefis muhasebesi




Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.

Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.
Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbirşey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır. Kısacası nefis muhasebesidir.


Joseph Goldstein



Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.Click the image to open in full size.

Gönderen muhteşem, Perşembe, 20 Kasım 2008 22:27 [ Hepsini Oku ]
Şanlı Tarihimiz,Milli Kültürümüz
Milli Kültürün Önemi




Milli Kültürün Önemi


Büyük Önder Atatürk'e göre “Millet, aynı kültürden insanların oluşturduğu toplumdur”. Demek ki, “milli kültür”, bir devleti ayakta tutan unsurların en önemlisidir. Çünkü, milli kültür oluştuğunda ortaya millet çıkar. Millet ise mutlaka bir devlet oluşturur.
Dünya tarihine baktığımızda, milli kültüre sahip olmanın önemi daha iyi anlaşılır. Tarihe gözatıldığında, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını korudukları görülecektir. İkinci Dünya Savaşı'ndan enkaz halinde çıkmalarına rağmen kısa sürede önemli birer güç haline gelen Almanya ve Japonya bunun en güzel örneğidir.
Aynı şekilde, İstiklal Savaşı'nda Türklere yeni zaferler kazandıran, Türk Milletinin Atatürk milliyetçiliği ile tamamlanan milli kültürünün sağlamlığıdır.
Milli kültür, milli ve manevi değerlerin öğretildiği eğitim kurumlarında oluşmaya başlar. Eğitim kurumlarında, milli ve manevi değerleri öğrenen gençler ise bu değerlere sahip çıktıkları ölçüde devleti, milli birliği ve beraberliği güçlendirirler.
Atatürk'ün sözleri, ortak bir kültür oluşturan eğitimin milli birlik ve beraberlik açısından önemini açıkça ortaya koyar:
“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve herşeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur. Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz: Milletine, Türkiye Devleti'ne, TBMM'ne düşman olanlarlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitü Yayınları)
Atatürk, bu sözlerle, alınan eğitimin, mahiyeti her ne olursa olsun, milli değerleri yücelten ve her zaman korunması gerekli unsurlar olarak ön planda tutan bir üsluba sahip olması gerektiğini vurgular. Çünkü, bir devletin sağlam temellere oturması için öncellikle milli birlik ve beraberliğini koruması gerekir. Bir devlet ne kadar gelişmiş olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun eğer ortak bir kültüre sahip değilse parça parça demektir. Böyle bir devlet ise tüm gücünü kaybeder.
Milleti oluşturan unsurların en temel noktasında bireyler karşımıza çıkmaktadır. Bireylere milli beraberliğin ne olduğunu öğretmek ve milli şuuru kazandırmak ise ancak eğitimle gerçekleşebilir. Bireylere milleti için çalışmanın önemi öğretilmediği takdirde milli eğitim amacına ulaşmamış olur. Birey devletine ve dolayısıyla milletine faydasız bir insan haline gelir. Atatürk'ün vurguladığı gibi eğitimin mahiyeti ve düzeni her ne olursa olsun, gençler milli şuurun aşılayıcısı olan milli kültürümüzü öğrenecek şekilde eğitilmelidir. Ayrıca, milli kültürün temellerini Büyük Önder Atatürk'ün “İlke ve İnkılapları”nın oluşturduğu gençlere anlatılmalıdır.
Eğitim insanlara milli şuurdan başka daha birçok şey kazandırır. İnsanın hayata bakışını, prensiplerini, sanat anlayışını, ideallerini, yaşam şeklini belirler. İnsanların aileleri, dini, ülkesi, cinsiyeti, yaşam seviyesinin standartları her ne olursa olsun verilen iyi bir eğitimle aradaki tüm farklar bir anda kalkabilir. Böylece insanlar aynı ortak amaçta birleşmiş olurlar. Milli şuur da buna eklendiğinde bireyler tamamen kaliteli, yüksek ahlaklı, devletine bağlı ve faydalı bir hale gelirler. Bir birey için devletine bağlı ve faydalı olmak, kendisinin ve gelecek nesillerin en iyi yaşam standartlarına ulaşmasına katkıda bulunmak demektir. Sonuç olarak, eğitimin amacı, Atatürk ilke ve inkılaplarını kendilerine ilke edinmiş, devletini ve milletini tüm değerlerin üzerinde tutan gençler yetiştirmek olmalıdır.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:50 [ Hepsini Oku ]
Şanlı Tarihimiz,Milli Kültürümüz
Türk Kültürü ve Temelleri




TÜRK KÜLTÜRÜ VE TEMELLERİ


Tarihte insanlığın ilerlemesini, üç öğe sağlamıştır. Hız'a sahip olma, hukuk fikri ve demirin işlenmesi. İlk iki unsur insanlığa manevi ilham kaynağı, sonuncusu da uygarlığın önde gelen malzemesi olmuştur. İnsan kültürünün bu iki önemli unsuru, varlığını Türklere borçludur. Bir bozkır kavmi olan Türkler, tabiatın çok kısır olduğu bu bölgede geçimlerini uzak mesafelerden sağlayabilmek için vahşi hayvan olan atı terbiye ederek insanlığın emrine vermişlerdir. "At sırtında geçen bir hayat, baş döndüren bir sür'at, yayladan kışlağa ve kışlaktan yaylaya doğru sürüp giden bir kovalamaca, onların günlük ve olağan hayatları idi. Onlar için olağan olmayan şey, ufuktaki dağlar ile vadilerin ötelerinde, uzanan ülkeleri görememe ve çeşitli zenginlikleri elde edememe idi.

Kısacası "göçebe Türkler tarafından, en eski çağlardan beri yetiştirilen at, tüm kültüre yön veren, en önemli tesirdir. Atın ehilleştirilmesi olmadan eski çağ ve erken orta çağın büyük ölçüdeki kavim göçü tasvir dahi edilemez".

Geniş bozkırlarda büyük ve dağınık sürüleri sevk ve otlakları koruma mücadelesi Türkleri devlet yönetiminde tecrübe sahibi yapmış ve bu durum, o bölgede bütün insanlara hükmetme duygusunun da doğmasına sebep olmuştur. Böylece, yanyana ve bir arada huzurla yaşayabilmek için fertler arasında asabiyet bağının oluşmasının zorunlu olduğu inancı ilk olarak eski Türk kavimlerinde hissedilmiştir. "Bundan dolayı yeryüzünün ilk devletleri Türkler tarafından kurulmuş, yani Türkler dünyada `amme hukukunu' vaz eden ilk millet olmuştur".

Bu geçmişten geleceğe bütün Türklerin sosyal hayatlarını düzenleyen, onlara kural koyan, devletin gücünü de temsil eden Türklerin töre dedikleri devlet düzenidir. Ziya Gökalp de töreyi şöyle tanımlar: "Atalardan kalan bütün kuralların toplamı". Töre yazılı yasaları kapsadığı gibi alışkıları (teamülleri) de içine alır. Töre; hukuksal töre, dinsel töre, ahlaksal töre gibi birkaç bölümden oluşmaktadır".

"Türk töresini kaybetme", Türk milleti için de söz konusuydu. Devletsiz, kağansız kalmış bir millet, töresini de kaybetmiş oluyordu. Nitekim Bilge Kağan, Orhun Abideleri'nde Türk töresini şöyle tarif eder; "... (Türk Milleti'nin) kağan olarak oturdum. "Ölecek miyiz?" diye düşünüp üzülen Türk begleri ile Türk beyleri (bana) dönüp, sevindiler! "Bulanmış gözleri" canlandı! Beni gördüler! (yani bana bağlandılar). "Ağır töreleri", (düzenledim), yürürlüğe koydum. (Dünyanın) dört bucağındaki "milletleri" de (düzene koydum)!...

Bilge Kağan Yazıtları'nda da ifade edildiği üzere, "Eski Türk devlet geleneğinde Töre ilahi kaynaklı hakimiyetten (kuttan) ayrılamazdı. Özellikle devlet kuran her Kağan mutlaka bir töre koyardı. Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin bir hükümler birliğidir. Töresiz bir ilin ya da devletin varlığı mümkün değildir".
Türk kültür yapısının en hassas ve ince dokusunu "Türk Töresi" oluşturur. "Töre, milli toplumda ferdi ve sosyal ilişkileri düzenleyen, ferdi disiplin ve otoriteye bağlayan, milli barış, dayanışma ve beraberliği sağlayan bir kültür kurumudur. Yabancı kültürler önce bu değer sistemini yıkmak isterler".

Türk töresi rastgele, tesadüfen meydana gelmiş şeylerden ibaret değildir. Bunlar ayrılmaz bir şekilde milletin varlığına milletin ortak düşünce, duygu ve kanaatlerine bağlıdır. Töre, Türk milleti ile birlikte doğar, milletle gelişir ama asla milletle yok olmaz. Kısacası "İl gider, töre kalır". Türk kültürünün temelini oluşturan, sonuncu unsur ise, "demir"dir. Bu maddenin ilk defa eski Türk yurdu olan Altay Dağları'nda bulunduğu ve yeryüzüne dağıldığı artık bilinen bir gerçektir.<BR>Türkler dünyanın ilk demirci kavmi olarak bilinir. Demirin eritilip istenilen şekil verilmesiyle birlikte, insanlık aleminde uzun ve parlak bir dönem açılmış oluyordu. Demir Türk uygarlığının ilk simgesidir. "Göktürkler ile Oğuzlar'ın ataları demirci idiler. Demirciye Moğollar "Darhan" derlerdi. Dokuz atası demirci olan adam şaman olurdu. Şamanların büyüklerine Tarhan adı verilirdi. Bundan anlaşılır ki demircilik eski Türklerce sanatların en saygınıydı"
"Demircilik ile ilgili bir takım merasimler de eski Türkler arasında önemli bir yer tutardı. Her yıl belli bir günde İlhan, demir merasimi için bir demir parçasını akkor haline gelinceye kadar ocakta ısıtırdı. Demir, bu hale geldikten sonra, İlhan'a ait "altın örsün" üzerine konulur. İlhan, altın çekici alarak, bunun üstüne vururdu. Bundan sonra, koşullar, toylar, şölenler yapılırdı. Bu merasimler hudutta da yapılır. Ülkeye dışardan girmek isteyen bir yabancı elçi, bu merasimi yapmadan giremezdi".

Demircinin Türk toplumunda ne kadar önemli konumda olduğunu tarihe ışık tutan bütün Türk destanlarında görmek mümkündür. Nitekim, Türk sosyo-kültürel yapısını en iyi işleyen destanlardan biri olan Manas Destanı'nda da anlatıldığı üzere; "Her akına çıkmadan önce Manas kendi demircisine gider, kılıçlarını biletir, silahlarını tamir ettirir ve öyle yola çıkardı. Nogay-Han'ı Yoloy'u mağlup ettikten sonra, onun iki kızını esir ederek yurduna getirmiştir. Bu Han kızlardan birini, teşekkür ifadesi ile demircisine vermiş ve diğerini de oğluna nikahlamıştı. Manas, demircisini Darkan yani Tarkan, saygı deyimi ile çağırırdı. Çünkü Tarkanlık hükümdar tarafından verilmiş çok yüksek bir üstünlük unvanı idi. Onların bu rütbesi de nesilden nesile sürüp giderdi".

Bu açıklamalarda demirciliğin hem dini ve inanç sistemleriyle ilgisi bulunması hem de rütbelerin babadan oğula geçmesi, Osmanlılar'ın ilk dönemlerinde kurulan lonca yani esnaf teşkilatlarının izlerini taşımaktadır. Nitekim, ahilik teşkilatı üzerine araştırma yapan bazı ilim adamlarına göre, kelimenin kökeni Orta Asya kaynaklıdır ve taşıdığı mertlik, alplik, yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik hasletlerinin ifade ettiği sanat ve ticaret kurallarının Orta Asya Türkleri arasında çok yaygın oluşunu göstermektedir.

Belirtmek gerekirse, toplumları uygarlığa yöneltme yolunda en kesin tesirler yapmış olan bu üç temel unsurun Türk kültürüne özgü özellikler olduğu görüşü bütün dünyada genel kabul görmüş bir mütalaadır. "W. Koppers, O. Menghin başta olmak üzere, bir kısım batılı bilginlerce "Altaylılar" tarafından yaratıldığı ifade edilen ve dünyanın ilk yüksek kültürü olarak tanınan bu Türk (Bozkır) Kültürü, taşıdığı beşeri değerler sebebiyle süratle etrafa yayılarak kısa zamanda doğuda Moğolları ve Kuzey Çinlileri, batıda Hind-Avrupalıların bazı kollarını tesir altına almış ve bir medeniyet vasfı kazanmıştır. Böylece milattan önceki binlerden, milattan sonra XIV.-XV. yüzyıllara kadar Avrupa ve Asya'nın step bölgelerinde hakim olan ve son Avrupa ilmi literatüründe "La civilisation des Steppes" tabiri ile yer almaya başlayan Bozkır Medeniyeti, adları geçen Batılı araştırmacılara göre, dünyada mevcut ilk medeniyettir. Daha da mühimi batı medeniyetinin doğuşunda birinci derecede amil oluşudur.

KAYNAK : Gökalp, Ziya, "Türk Töresi", (Haz..: Yusuf Çotuksöken), İnkılap Yay., İstanbul 1977., "Türk Uygarlık Tarihi", (Haz..: Yusuf Çotüksöken), İnkılap Yay., İstanbul 1981. Kafesoğlu, İbrahim, "Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri", Hamle Yay., İstanbul 1995. Karaca, Kurt, "Milliyetçi Türkiye", Emet Matbaacılık, Ankara 1976. Ögel, Bahaeddin, "Türk Kültürünün Gelişme Çağları", Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yay., İstanbul 1988. , "Türk Mitolojisi I", Türk Tarih Kurumu Basımevi Yay., Ankara 1993. Türkdoğan, Orhan, "Türk Tarihinin Sosyolojisi", Turan Yay., İstanbul 1996. Cemal EROĞLU Sakarya Üniversitesi


Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:49 [ Hepsini Oku ]
Siyer-i Nebi ( SAS )
Peygamberimiz'in ( sav ) Kalbine Bırakılan Vahiy




Peygamberimiz'in ( sav ) Kalbine Bırakılan Vahiy


Yüce Allah, kıymetli Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)' i de Kendi Katından birçok mucizeyle desteklemiştir. Bu mucizelerden en büyüğü ise hiç şüphesiz, Rabbimiz' in insanlara bir hidayet rehberi olarak gönderdiği Kuran-ı Kerim' dir. Rabbimiz Kuran' ı Peygamberimiz (sav)' in kalbine vahyetmiştir.Allah Cebrail' i vesile kılarak kutlu elçisine İslam dinini vahyetmiştir. Hiç şüphesiz bu, Rabbimiz' in çok büyük bir lütfudur. Peygamber Efendimiz (sav) de derin imanı, Allah korkusu, takvası, üstün ahlakıyla buna layık ve ehil, mübarek bir insandır. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

"Kitabın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir..." (Kasas Suresi, 86)

Peygamberlik makamıyla şereflendirilmeden önceki altı ay boyunca gördüğü rüyaların aynı şekilde çıkması, Sevgili Peygamberimiz (sav)' in Allah Katında seçilmiş olduğunun delillerinden biridir. İslam alimleri bu durumu, Allah' ın insanlara gönderdiği son peygamberini bu büyük göreve "uykusunda hazırladığı" şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu "salih rüyaların" ardından, Allah' tan aldığı ilk vahiyle Peygamber Efendimiz (sav) tüm insanlara bir hidayet önderi kılınmıştır. Daha sonra da çok büyük bir kararlılıkla, vefat edene kadar, insanları Allah' a ve O' nun yoluna davet etmiştir. Peygamberimiz (sav)' in ilk vahiy alışı öncesindeki mucizevi olaylar hadislerde şöyle anlatılmaktadır:
Hz. Ayşe anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam' a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalar idi. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece tek başına kalıp, tahannüs' de (ibadette) bulunuyordu. Bu maksadla yanına azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)' ya dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında Hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip:
- "Oku!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:
- "Ben okuma bilmiyorum!" cevabını verdi. (Aleyhissalâtu vesselâm hâdisenin gerisini şöyle anlatır:
- "Ben okuma bilmiyorum deyince melek beni tutup kucakladı, takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:
- "Oku!" dedi. Ben tekrar:
- "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve: "Oku!" dedi. Ben yine: "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü sefer takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve:
- "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti" (Alâk Suresi 1-5) dedi.
Resûlullah aleyhissalâtvesselâm bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü...

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:42 [ Hepsini Oku ]
Kıssadan Hisse
Anne Sözü Dinlememek




Anne Sözü Dinlememek


Bir kadının bir oğlu vardı, oğlundan başka kimsesi de yoktu. Bütün günlerini onunla geçirir, varı yoğu oğluna en ufak bir zarar gelmesini istemezdi. Kadının bu oğlu bir gün tutturdu, illa da hacca gideceğim diyor başka bir şey demiyordu.
Annesi ağlamaya başladı. Çünkü oğlunun yanından ayrılmasına tahammül edemeyeceği gibi o gittiği taktirde yapayalnız kalacak ve kimsesizlikten belki de perişan olacaktı.
- Oğlum, Mekke dediğin şurası değil ki, ne zaman gidip geleceksin Sen gittikten sonra ben ne yapacağım, etme eyleme, diye yalvardıysa da oğlu kararında ısrar etti ve hacca gitmek üzere yola çıktı ama, ananın da yüreği yanık kaldı.
Yalnız kalan anne üzgün bir kalple dua şöyle etti:
- Ya rabbi, oğlumun ayrılığına dayanamayacağım... Söz dinletemedim, onu bir ikaz et de geri dönsün.
Oğul ananın bu yakarışlarından habersiz olarak yoluna devam ediyordu. Bir gece bir şehirde konaklamak için kalmaya karar verip kapısı açık olan bir mescide girdi. O şehirde de azgın bir hırsız evlere dadanmış, ne bulursa çalıyor, fakat hırsız bir türlü yakalanamıyordu. O gece gene hırsız bir eve girip mal çalmış ve kaçmıştı. Hırsızı takip etmeye başladılar, hırsız kaçıyor takipçiler onu kovalıyorlardı. Derken hırsızın izini kaybettiler. Takipçiler buraya girmiş olabilir diye camiye daldılar. Baktılar ki orada bir adam var. Olsa olsa budur diyerek adamı yaka-paça reisin huzuruna çıkardılar. Çünkü her gün hırsızlık vukuu bulduğu halde yakalayamıyorlardı. Bu sefer tamam dediler, bu şehri kasıp kavuran hırsız budur. Hırsızın gözünün oyulmasına karar verdi mahkeme. Gözlerini oyup bir merkep üzerine gezdirmeye başladılar. Hırsız ( yani anasının sözünü dinlemeyen ve hırsız zannıyla yakalanan genci) gezdiren tellal şehir halkına teşhir ediyor ve:
- Ey ahali işte sizin canınızı yakan, malınızı çalan hırsız nihayet yakalanmıştır; bundan sonra rahat edeceksiniz, diye bağırdıkça, genç, tellala şöyle bağırmasını rica ediyordu:
- Ey ahali işte anasının sözünü dinlemeyip de illa ben hacca gideceğim diye yola çıkanın hali budur, diye bağır diyordu ama derdini ta baştan kimseye anlatamamıştı ki, tellala anlatsındı.
Bütün şehri dolaştırdıktan sonra genci şehrin dışında bir yol kenarına attılar. Oradan geçenler genci memleketine getirdiler, evini bulmasını temin ettiler.
Genç adamcağız kendi evlerinin kapısına gelince;"Hu'" diye seslendi. Tabii ki aradan hayli zaman geçtiği için saçı sakalı uzamış, üstü başı yırtılmıştı. Kapıyı açan yaşlı kadın oğlunu tanıyamadı. Bilmiyordu ki kapıya dilenci halinde gelen arkasından "Ya Rabbi oğlumu azarla da geri dönsün" diye yalvardığı kendi oğluydu.
-Sapa sağlam adamsın... Dileneceğine çalışıp da kazansana! dedi.
Genç:
- Çalışamam gözlerim kör, deyince yaşlı kadın :
- Ne oldu gözlerine? Diye sordu.
Genç:
- Ne olacak, annemin hatırını kırdım sözünü dinlemedim. Allah da benim gözlerimi aldı, diye cevap verince, kadın anladı karşısındakinin oğlu olduğunu, başladı hüngür hüngür ağlamaya...
- Ey Allah'ım! Duam ağır olmuş, ben onun gözlerinin kör olması için dua etmemiştim, diye Allah'a yalvarmaya başladı.
Kadına gelen ilahi bir ses:
- Onun suçuna karşılık biz sadece gözlerini kör ettik, aslında anaya asi olanın cezası daha ağırdır. O buna şükretsin, diyordu.
Kadının oğlu dönüp gelmişti ama gözleri kör olduğu için hiç bir iş yapamıyordu. Kadın çok dua etti Allah'a ... Allah'ın iyi bir kulu imiş ki, duası kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-ı Allah iade etti...

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:39 [ Hepsini Oku ]
Dini Hikayeler
Bir Söz Bin Anlam...!




Bir Söz Bin Anlam...!


Mâlik bin Dînâr hazretleri bir hâtırasını şöyle anlatır:
"Bir gün toprakla oynayıp bâzan gülen bâzan ağlayan bir çocuğa rastladım. Önce çocuğa selâm vermek istedim. Fakat kibirden selâm vermedim. Hemen nefsime;
"Ey nefis! Peygamber efendimiz büyüklere de küçüklere de selâm verirdi." diyerek çocuğa selâm verdim.
Çocuk;
"Ve aleyküm selâm, ey Mâlik bin Dînâr!" diye cevap verdi. Hayret içinde kalarak çocuğa; "Sen beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın?" diye sordum. Çocuk;

"Ruhlar âleminde benim rûhumla senin rûhun karşılaştı. Orada bizi ALLAHü teâlâ karşılaştırdı." dedi. Çocuğa; "Akıl ile nefs arasında ne fark var?" diye sorunca, çocuk;
"Nefsin seni selâmdan men etti. Aklın ise seni selâm vermeye teşvik etti." diye cevap verdi.
"Sen neden toprakla oynuyorsun?" diye sordum.

Çocuk;
"Topraktan yaratıldık, yine toprağa karışacağız." dedi.
Ben yine; "Seni bâzan ağlarken, bâzan gülerken görüyorum. Sebebi nedir?" diye sordum.
"Rabbimin azâb edeceğini hatırladığım zaman ağlıyorum. Rahmetini hatırladığım zamansa tebessüm ediyorum." dedi.
"Ey oğul! Senin hangi günâhın var ki ağlıyorsun?" diye sorunca,
çocuk;
"Ey Mâlik! Böyle söyleme. Zîrâ ben, anam ateş yakarken, küçük odun olmadan, büyüklerin tutuşmadığını gördüm." diye cevap verdi."

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:36 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzseksenbirinci Mektûb




İKİYÜZSEKSENBİRİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, seyyid mîr Muhammed Numâna yazılmışdır.
Silsile-i aliyye-i Sıddîkiyyeye bağlanmağa şükr etmekde, bu yolu övmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun! Bu büyük nimetin şükrü hangi dil ile yapılır? Allahü teâlâ, biz fakîrleri, îmânımızı, itikâdımızı Ehl-i sünnet vel-cemâat âlimlerinin bildirdiklerine göre düzeltdikden sonra, Sıddîkdan gelen yola sülûk etmekle şereflendirdi. Bizleri, o büyüklerin mensûbları yapdı. Bu fakîre göre, bu yolda bir adım ilerlemek, başka yollarda yedi adım ilerlemekden dahâ fâidelidir. Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir. Başka yollar, vilâyetin kemâlâtının sonuna ulaşdırır. Oradan Peygamberlik kemâlâtına kavuşduran yol açılmamışdır. Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) yolu olduğunu yazdım. Eshâb-ı kirâm verâset yolu ile, Peygamberlik kemâlâtından çok şeylere kavuşdukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemâlâtdan çok şeylere kavuşurlar. Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, (Kişi, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşurlar. Bu yola girip de, birşeye kavuşamıyan ve zarar eden kimse, bu yolun edeblerini gözetmiyen ve yenilikler, reform yapan ve edeblere uymayıp, rüyâlarına, hulyâlarına uyan kimsedir. Bu kimsenin yoldan çıkmasında, felâkete sürüklenmesinde, yolun günâhı nedir? O, rüyâlarının, hulyâlarının yolunda gitmekdedir. Türkistân yoluna dönmüşdür. Kâbe yolundan sapmışdır. Elbette hâcı olamaz.
Fârisî beyt tercemesi:
Korkarım ki, ey câhil, Kâbeye varamazsın!
Kâbeyi sayıklama, Türkistân yolundasın!

Oradaki sevdiklerimizin ve bu tarîka girenlerin toplandıkları ve çalışdıkları bir sırada sizin oradan ayrılmanızı iyi görmüyorum. Bundan önce bize gelmenizi işâret etmiş idi isem de, bu yolculuğunuz şartlara bağlı idi. Şimdi de bu şartları gözetmelisiniz! Birkaç istihâre yaparak kalbinizde râhatlık, genişlik olduğunu iyi anladıkdan sonra ve yerinize birini oturtarak oradaki çalışmaların sarsılmayacağı temîn edildikden sonra, buraya gelmeniz doğru olabilir. Bu şartlar yapılmazsa, oradaki çalışmaları bozmayınız! Tâliblerin topluluğunu gevşetmeyiniz! Dahâ çok yazmıyorum. Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:32 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzsekseninci Mektûb




İKİYÜZSEKSENİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, hâfız Mahmûda yazılmışdır.
Bu büyükleri sevmenin bütün seâdetlerin sermâyesi olduğu bildirilmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! Önce iyi düâlarımı bildiririm. Mevlânâ Mehdî Alî ile gönderdiğiniz kıymetli mektûb geldi. Bizleri sevindirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, fakîrlere olan sevginiz çokdur. Bu sevgi dünyâ ve âhıret seâdetlerine kavuşduran sebebdir. Ayrılık günlerinin uzaması, bu sevginizi sarsmamışdır. İki şeyi elden kaçırmamak lâzımdır:
  • Birincisi, islâmiyyetin sâhibine uymak (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm).
  • İkincisi, bağlı olduğu rehberini yalnız Allah için sevmekdir.
Bu iki şey varken, hiç bir şey verilmese, hiç üzülmemelidir. Birgün gelir, elbet verirler. Fekat, Allah göstermesin, eğer bu ikisinden birisi sarsılırsa, hâsıl olan hâlleri ve zevkleri istidrâc bilmelidir. Bunları harâblık ve yıkım saymalıdır. Doğru yol işte budur. İnsanı herşeye kavuşduran ancak Allahü teâlâdır. Vesselâm.
Ey, yerin gökün sâhibi, ey vasfı Allahüssamed!
Sayısız isyânla geldim kapına, beni kılma red!

Yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü yâ Kerîm. Fa'fü annî verhâm lî ente erhamürrâhimîn.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:31 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzyetmişdokuzuncu Mektûb




İKİYÜZYETMİŞDOKUZUNCU MEKTÛB


Bu mektûb, molla Hasen-i Kişmîrîye yazılmışdır.
Kendisinin tesavvuf yoluna girmek ve Muhammed Bâkîbillah hazretlerinin sohbet ve hizmetinde bulunmak nimetine sebeb olduğu için, ona şükr etmekde, bu arada Allahü teâlânın, kendilerine verdiği nimetleri bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun! İhsân ederek, okşıyarak gönderdiğiniz kıymetli mektûbunuzu mevlânâ Mehdî Alî getirdi. Bizleri çok sevindirdi. Selâmetde olunuz! Şeyh Muhyiddîn-i Arabînin hilâfetlerinin sırası, ömrlerinin sırasına göredir sözünün, onun hangi kitâbında yazılı olduğunu soruyorsunuz. Kıymetli kardeşim! Bu yazıyı, bundan çok önce (Fütûhât-i mekkiyye) kitâbında görmüşdüm. Şimdi çok düşündüm. Kitâbdaki yerini hâtırlıyamadım. Yine görürsem inşâallah bildiririm.
Nimete kavuşmaklığıma sebeb olduğunuz için, size ne kadar şükr etsem azdır. O ihsânınızın karşılığını ödiyemediğimi biliyorum. Bugünkü seâdetimiz ve kazancımız, hep o nimetden hâsıl oldu. Bugünkü alış verişimiz, hep o ihsânınızdan meydâna geldi. Sizin o güzel aracılığınızla öyle şeylere kavuşuldu ki, onları çok az kimseler görebilmişdir. Sizin bereketli vâsıtanızla öyle şeyler verildi ki, pekaz kimse onların tadını duyabilmişdir. İhsânların en kıymetlilerinden o kadar gönderdiler ki, çoklarına ihsânların en aşağılarından o kadar gelmemişdir. Ahvâlin, makâmların, zevklerin, vecdlerin, ulûm ve marifetlerin, tecellîlerin ve zuhûrların hepsini yükselmek için merdiven gibi önüme serdiler. Yakınlık derecelerine ve kavuşmak konaklarına ulaşdırdılar. Anlatacak söz bulamadığım için, kurb ve vüsûl kelimelerini kullandım. Yoksa, kurb ve vüsûl kelimeleri o makâma yaklaşamaz. Söz ile, işâret ile, şühûd ile, hulûl ile, ittihâd ile, keyfiyyet ile, makâm, mertebe demekle, zemân, mekân, ihâta, sereyân, ilm, marifet, cehl, hayret kelimeleri ile anlatılamaz.
Fârisî iki beyt tercemesi:
Kuşumdan nasıl haber vereyim sana?
Ankâ ile birlikde yaşar dâimâ!

Ankânın adını herkes bilir ammâ
Kuşumun adını kimse bilmez aslâ.

Allahü teâlânın bu ihsânları, bu sebebler dünyâsında sizin sebebinizle nasîb oldu. Sizin sebeb olmak nimetinizle ele geçen bu ihsânları saymak, sizin nimetinize de şükr etmek olacağı için, kısaca yazıldı. Böylece, sizin nimetinizin şükründen az birşey yapılmış oldu. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın (s.a.v) izinde gidenlere selâm olsun!

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:30 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzyetmişsekizinci Mektûb




İKİYÜZYETMİŞSEKİZİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, molla Abdülkerîm-i Sennâmîye yazılmışdır.
Herkese, itikâdı düzeltdikden ve işlerini islâmiyyete uydurdukdan sonra, kalbin selâmetde olmasına çalışmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:
Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun! Kardeşimin kıymetli mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Dostlarımıza olan nasîhatımız şudur: İtikâdı, îmânı, Ehl-i sünnet velcemâat âlimlerinin kitâblarında bildirdiğine uygun olarak düzeltmelidir. Allahü teâlâ onların çalışmasına bol bol iyilikler ihsân eylesin! Bundan sonra farz, vâcib, sünnet, mendûb, halâl, harâm, mekrûh, müştebeh olan fıkh hükmlerini öğrenmeli, her işi bunlara uygun yapmalıdır. Îmânı ve işleri düzeltdikden sonra, kalbi Allahü teâlâdan başka şeylere tutulmakdan kurtarmak lâzımdır. Kalbin selâmeti için de, kalbe Allahü teâlâdan başka hiçbirşeyin düşüncesini getirmemek lâzımdır. Eğer bir kimse, bin sene yaşamış olsa, kalbine Allahü teâlâdan başka hiçbir düşünce hiçbir zemân gelmemelidir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın. Kalbde düşünülen şeyler, Allahü teâlâdan başka bilinmemeli demek istemiyoruz. Çünki, tevhîdi murâkabe edenlerde de başlangıcda bu hâl hâsıl olur. Bizim dediğimiz, kalbe hiçbir zemân, hiçbir düşünce gelmemelidir. Kalbe hiçbir düşüncenin gelmemesi için, Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmak lâzımdır. Öyle unutmalıdır ki, birşeyi düşünmek için kendisini zorlasa, düşünemez olmalıdır. Bu çok kıymetli nimete (Fenâ-i kalb) denir. Bu, yolun başlangıcında ele geçer. Vilâyetin bütün derecelerine bundan sonra kavuşulur.
Fârisî beyt tercemesi:
Bir kimsede hâsıl olmazsa Fenâ,
Hak teâlâya yol bulamaz aslâ!
Bu büyük nimete kavuşduran yolların en kısası, Ebû Bekr-i Sıddîkdan gelen yoldur (radıyallahü teâlâ anh). Çünki, bu büyüklerin yolu, Âlem-i emrden başlamakdadır. Kalbden, kalbin sâhibine yol aramışlardır. Başka tarîkatlerdeki riyâzetler ve mücâhedeler yerine, sünnete yapışmışlar, bidatden sakınmışlardır. Behâüddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki, (Bizim yolumuz, yolların en kısasıdır). Lâkin sünnete yapışmak çok güç birşeydir. Bu büyüklere uyanlara, onların yoluna katılanlara müjdeler olsun! Mevlânâ Nûreddîn-i Câmî hazretleri buyurdu ki,
fârisî beytler tercemesi:
Behâiyye, ne güzel götürücüdür!
Yolcuları gizlice yerine götürür.
Sözlerinin tadı sâliklerin kalbinden,
Halvetde çile çekmek fikrini süpürür.
Bir câhil bu büyüklere dil uzatırsa,
Cevâb vermeğe değmez dersem iyi olur.
Hep arslanlar, bu zincire bağlanmışlardır,
Kurnaz tilki bu zinciri nasıl koparır?
Kâdî Muhammed Şerîfin mektûbu geldi. Fakîrlere olan aşırı sevgisi anlaşıldı. Hoşumuza gitdi. Fakîrin düâsını kendisine ulaşdırınız. Kardeşimiz şeyh Habîbullahın kıymetli mektûbu da geldi. Babasının vefât etdiği yazılı idi. Hepimiz Allahü teâlâ için yaratıldık. Sonunda Onun huzûruna varacağız. Fakîrin düâsını ulaşdırıp başsağlığı dileyiniz! Kendisine söyleyiniz ki, düâ ile, Fâtiha ile, istigfâr ile merhûm babasına imdâd ve yardım eylesin! Çünki mezârdaki ölü, denizde boğulmak üzere olan kimse gibi imdâd bekler. Oğlundan veyâ anasından, babasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek olan bir düâyı bekler.
Şeyh Ahmedînin bu büyüklerin yoluna katıldığını ve fâidelendiğini bildiriyorsunuz. Allahü teâlâ, bu doğru yolda ilerlemesini nasîb eylesin! Kendisi yeni müslimân olduğu için, ona fârisî kitâblarda yazılı olan Îmân bilgilerini ve fıkh hükmlerini öğretiniz! Farz, vâcib, sünnet, mendûb, halâl, harâm, mekrûh ve müştebeh olan şeyleri öğrensin ve bunlara göre işlerini düzeltsin! (Gülistân), (Bostân) kitâblarını öğrenmek ve öğretmek, îmân ve fıkh bilgileri yanında, boşuna vakt geçirmek olur. Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:29 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzyetmişyedinci Mektûb




İKİYÜZYETMİŞYEDİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, molla Abdül-Hay için yazılmışdır.
(İlm-ül-yakîn) ve (Ayn-ül-yakîn) ve (Hakk-ul-yakîn) bildirilmekdedir:

Allahü teâlâ, size herşeyin hakîkatini, doğrusunu bildirsin! Allahü teâlânın zâtını, kendisini tanımakda (İlm-ül-yakîn) demek, Onun kudretini gösteren âyetleri, alâmetleri görmekdir. Bu âyetleri (Basîret) ile yanî kalb gözü ile görmeğe (Seyr-i âfâkî) derler. Zât-i ilâhînin şühûdü ve huzûru ise, yalnız (Seyr-i enfüsî) ile ilerlemekde olur. Bu seyr, sâlikin kendinde olan ilerlemekdir.
Fârisî beyt tercemesi:
Ömür boyu yol alsa,
hep seyr eder kendinde.

Sâlikin kendi dışında olan müşâhedeleri, Allahü teâlânın zâtını bildiren, işâretleri, alâmetleri görmekdir. Allahü teâlânın kendisini müşâhede etmek demek değildir. Hakâık-ı Kur'âniyyeyi bilenlerin başı ve Âriflerin büyüğü, islâm dînine yardım edenlerin önderi olan hâce Ubeydüllah (kuddise sirruhül akdes) buyurdu ki,

"Seyr, yanî ilerlemek, iki dürlüdür: Doğru üzerinde seyr ve dâire üzerinde seyr. Doğru üzerinde seyr, uzaklarda dolaşmakdır. Dâire üzerinde seyr ise, yaklaşmakdır. Bir doğru üzerinde seyr, dileği kendi dâiresinin dışında aramakdır. Dâire üzerinde seyr ise, kendi kalbinin etrâfında dönmekdir ve dileği kendinde aramakdır".

Görülüyor ki, his edilen veyâ Âlem-i misâlde görülen, şekllerden herhangibiri olan ve nûrlar, ışıklar gerisinde bulunan tecellîler, görünmeler hep (İlm-ül-yakîn) hâsıl eder. Her ne şekl olursa olsun ve nasıl nûr olursa olsun, renkli nûr olsun, renksiz nûr olsun, sınırlı olsun veyâ sonsuz olsun, bütün dünyâyı doldursun veyâ doldurmasın, nûrların ve şekllerin hepsi, ilm-ül-yakîn içindedir. Mevlânâ Abdürrahmân-i Câmî hazretlerinin (Leme'ât) kitâbındaki beytlerdenfârisî bir beytin tercemesi:

Ey dost! Seni her yerde ararım,
Her an senden haberler sorarım.

beytini açıklarken buyuruyor ki: (Bu beyt, dostu, âfâkda yanî insanın dışında görmeği haber veriyor. İlm-ül-yakîni bildiriyor). Bu şühûd, maksaddan, dilekden haber vermediği için, Onun huzûrunu, ancak işâretlerle ve düşüncelerle hâsıl etdiği için, ateşi bildiren dumanın ve harâretin şühûdü gibidir. Bunun için, bu şühûd, ilm-ül yakînden ileri gidemez. (Ayn-ül-yakîn) bilgisi hâsıl edemez. Sâlikin varlığını yok edemez.
Ayn-ül-yakîn ise, ilm-ül-yakîn ile bilindikden sonra, Allahü teâlâyı müşâhede etmekdir. Bu şühûd, sâlikin varlığını yok eder. Bu şühûd çoğalınca, sâlikin teayyünü büsbütün yok olur. Kendi teayyününden hiçbirşeyi müşâhede etmez. Yanî kendini müşâhedede fânî olur. Bu (Tâife-i aliyye) (kaddesallahü teâlâ esrârehüm) arasında bu şühûde (İdrâk-i basît) denir. (Marifet) de derler. Bu idrâk, câhillerde de, yüksek olanlarda da vardır. Fekat, birbirlerine benzemez. Yüksek olanlarda mahlûkların şühûdü, Allahü teâlânın şühûdüne mâni olmaz. Belki onlar, Allahü teâlâdan başka hiçbirşeyi müşâhede etmezler. Câhillerde böyle değildir. Mahlûkların şühûdü, Hak teâlânın şühûdüne mâni olur. Bu şühûdden haberleri olmaz. Bunu idrâk etmezler. Bu ayn-ül-yakîn, ilm-ül-yakîni örter. Önceden ilm-ül-yakîn de, ayn-ül-yakîni örtüyordu. Bu şühûd hâsıl olunca şaşkınlık ve bilgisizlik olur. İlm kalmaz. Büyüklerden birkaçı buyurdu ki, (İlm-ül-yakîn, ayn-ül-yakîni örter. Ayn-ül-yakîn de ilm-ül-yakîni örter). Yine buyurdular ki, (Tâm marifet hâsıl olduğunu anlamak için, kendi sırrına bakmak ve orada hiçbir bilgi bulmamak lâzımdır. Böyle olan kimsenin marifeti tâmdır. Marifetin bundan ötesi yokdur). Büyüklerden birkaçı da buyurdu ki, (Allahü teâlâyı en çok tanıyan ârifin, Allahü teâlâyı bilmesi çok az olur, hayrete düşer. Şaşırır kalır).
(Hakk-ul-yakîn) demek, yakîn yanî anlamak kalmadıkdan ve ârif yok oldukdan sonra, Allahü teâlâyı müşâhede etmekdir. Ammâ ârifin Hak teâlâyı şühûdü, Hak teâlâ iledir (celle ve alâ). Kendi müşâhedesi değildir. Sultânın eşyâsını ancak kendi vâsıtaları taşır. Hakk-ul-yakîn bilgisi, (Bekâ-billah) makâmında hâsıl olur. Hadîs-i kudsîde, (Benimle işitir ve benimle görür) buyuruldu ki, bu makâmı göstermekdedir. Sâlikde tâm Fenâ hâsıl oldukdan, Zât-i ilâhîde ve sıfatlarında fânî oldukdan yanî zâtdan ve sıfatlarından başka herşeyi unutdukdan sonra, Allahü teâlâ sâlike yeni bir vücûd, varlık ihsân eder. Onu şaşkınlıkdan, şüûrsuzlukdan kurtarır. Şüûr ve uyanıklık verir. İhsân olunan bu varlığa (Vücûd-i mevhûb-i Hakkânî) denir. Bu makâmda, ilm-ül-yakîn ile ayn-ül-yakîn birbirini perdelemez, örtmez. Şühûd ile birlikde ilm vardır. İlm var iken de, müşâhede etmekdedir. Ârif bu makâmda kendi teayyününü Hak teâlâ sanmışdır. Kendisinin mahlûk olan teayyünü olduğunu anlamamışdır. Çünki, hiçbir mahlûku müşâhede etmemekdedir. Tecelliyât-i sûriyyede kendi teayyünlerini ve sûretlerini, Hak teâlâ olarak tanımakdadır. Onlar kendisinin mahlûk olan teayyünleridir. Bu teayyünlerinde fânî olmadığı için bunların müşâhedesini, Şühûd-i Hak sanmakdadır. Bu nerde, o nerde? Toprak için olan nedir, herşeyin sâhibi için olanlar nedir?
Câhiller bu sözleri işitince, (Tecellî-i sûrî) ile (Hakk-ul-yakîn)in birbirlerinden başka olmadığını sanırlar. Her ikisi de kendini Hak teâlâ sanmakdır. Fekat ârif, Tecellî-i sûrîde kendi sûretine, şekline (Ben) der. Hakk-ul-yakînde ise, kendi hakîkatine, özüne (Ben) der. Tecellî-i sûrîde Hak teâlâyı kendi görür. Bu makâmda ise, Hak teâlâyı Hak teâlâ ile görür. Kendisi göremez. Görülüyor ki, Tecellî-i sûrîde şühûd sözü bir bakımdan söylenebilir. Çünki, Hak teâlâ ancak Hak teâlâ ile görülebilir. Bu da, hakk-ul-yakîn mertebesindedir. Burada şühûd demek, tâm yerinde olur. Zemânımızdaki birkaç şeyh, bu inceliği ve ayrılığı anlamadıkları için ve yakînlik deyince, maddelerin birbirine yakın olmasını düşündükleri için, din büyüklerine dil uzatıyorlar. Hakk-ul-yakîni yukarda açıkladığımız gibi bildirenleri kötülüyorlar. Allahü teâlâyı tanımak, Tecellî-i sûrîde hâsıl olur diyorlar. Hâlbuki Tecellî-i sûrî sülûkün yanî bu yolculuğun başlangıcında hâsıl olmakdadır. Onlar buna hakk-ul-yakîn diyorlar. Hâlbuki hakk-ul-yakîn, yolun sonunda ele geçebilir. Onların yolun sonunda kavuşdukları ve hakk-ul-yakîn dedikleri, bize yolun başında Tecellî-i sûrî olarak hâsıl olmakdadır. Allahü teâlâ, dilediğini doğru yola kavuşdurur.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 20 Kasım 2008 19:28 [ Hepsini Oku ]