Son mesaj - Görüntülenemiyor
Yaygaları görmek için üye olmalısınız.
Cerrar bloque  Arama
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzonyedinci Mektûb




İKİYÜZONYEDİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmış olup,
Bâtının hâli ne kadar bilinmezse, o kadar iyidir ve Evliyânın keşflerinde hatâ olmasının sebebini, (Kazâ-i muallak) ile (Kazâ-i mübrem)i ve dinde güvenilecek şeyin yalnız Kitâb ve Sünnet olduğu bildirilmekdedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd ederim ve Peygamberlerin seyyidine (aleyhimüsselâm) salât ve tertemiz Akrabâsına ve Eshâbına selâm ederim! Uzun zemândan beri, hâlinizi bildirmediniz. Her ne şeklde olursanız olunuz, doğru yoldan sapmamalısınız. Îmân edilecek şeylerde ve ibâdetlerde ve her işde, islâmiyyetden kıl kadar ayrılmamağa, çok dikkat etmelisiniz. Kalbin bağlılığını korumak ve büyüklerimizin gösterdiği şeklde temizlenmesine çalışmak da, çok mühimdir. Kalbin hâli ne kadar gizli kalırsa, o kadar iyidir ve cehâlet, hayret artdıkca, güzel olur. Çünki, Allahü teâlâya âid bilgiler ve ismlerinden kalbe doğan marifetler, tesavvuf yolunun ortalarında hâsıl olup, nihâyete doğru azalır. Vâsıl oldukdan sonra, büsbütün yok olur. Allahü teâlâyı tanıyamamak ve Ona kavuşamamakdan başka, hiçbir kazanç kalmaz. Hele dünyâya, mahlûklara âid keşflere, ne diyelim ki, zâten bunlar, çok vakt yanlış olur. Böyle bilgilerin olması ve olmaması müsâvîdir.

Süâl: Evliyânın, mahlûklara âid bilgileri, çok vakit yanlış oluyor ve kalbine doğan bilginin tersi, hâsıl oluyor. Meselâ, bir kimsenin bir ay sonra öleceğini veyâ yolcunun geleceğini haber veriyorlar. Bunlar olmuyor. Bunun sebebi nedir?

Cevâb: Velînin kalbine gelen bilgi, haber verilen iş, çok defa şartlara bağlı olur. O Velî, o ânda, o şartları anlıyamaz. O şeyin, şartsız olarak, her hâlde meydâna geleceğini sanır. Bundan başka (Levh-i mahfûz)da yazılı, ileride olacak bir işi, ârife gösterirler. Fekat o iş, değişdirilebilen, silinip yeniden yazılabilen şeylerdendir. (Kazâ-i muallak) gibidir. Ârif, o işin, bir şarta bağlı olduğunu, silinebilecek şeylerden olduğunu anlıyamayıp, elbette hâsıl olacağını sanır ve gördüğünü haber verir. Böylece, o iş de, hâsıl olmıyabilir. İşitdiğimize göre,

Cebrâîl (a.s), bir gün, Peygamberimize (s.a.v) gelip, bir gencin, yarın sabâh, erkenden öleceğini haber verir. Peygamber efendimiz (s.a.v) bu gence acıyıp, huzûr-i seâdetlerine çağırır. Ne isteği olduğunu sorar.
-Bir kız ile evlenmek ve bir de, tatlı isterim, der.
Emr buyurup, ikisini de hemen hâzırlarlar. Genç, o gece, odasında âilesi ile oturmuş, tatlı yanlarında iken, kapıya bir fakîr gelip,
- Açım, Allah rızâsı için bir şey verin!, der.
Genç, tatlının hepsini, fakîre sadaka verir. Sabâh olunca, Peygamberimiz (s.a.v), gencin ölüm haberini bekler. Uzun zemân, haber gelmeyince, birini gönderip sorar. Gencin sağ ve keyf yapmakda olduğunu söylerler. Hayret eder. O sırada, Cebrâîl (a.s) gelir. Ona sorar. Cebrâîl (a.s),
-Gencin tatlıyı sadaka vermesi, gelmekde olan belâyı geri çevirdi, der ve gencin yasdığı altında, büyük bir yılanı ölü olarak bulurlar.
Bu haber, bu fakîre hoş gelmiyor. Cebrâîl aleyhisselâmın yanılmasını câiz görmiyorum. Yâhud, Cebrâîl aleyhisselâmın masûm olması, emîn olması ve hiç yanılmaması, vahy şeklinde getirdiği şeylerdedir. Yanî, Allahü teâlâ tarafından indirdiği şeylerde, yanlışlık ihtimâli yokdur. Bu genç için getirdiği haber ise vahy değildir. Levh-i mahfûzda görüp öğrendiği birşeyi haber vermişdir. Levh-i mahfûzda yazılı şeyler, silinip değişdirilebildiğinden, buradan öğrenilen haberler yanlış olabilir. Allahü teâlâ tarafından getirilen şeylerin ise, yanlış olmak ihtimâli yokdur. Şehâdet ile ihbâr arasında fark vardır. İslâmiyyetde, şâhid olmak kabûl olunur. Haber vermeğe ise güvenilmez.

Kazâ, yanî Allahü teâlânın yaratacağı şeyler, iki kısmdır: (Kazâ-i muallak), (Kazâ-i mübrem). Birincisi, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demekdir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veyâ hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir sûretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf sûresinin 29.âyetinde meâlen, (Sözümüz değişdirilmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kazâ-i mübremi bildirmekdedir. Kazâ-i muallak için de, Rad sûresinde, (Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar) meâlindeki, 39.âyet-i kerîme vardır.

Hocam, Muhammed Bâkî-billah buyurdu ki, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh), bazı kitâblarında buyurmuş ki, (Kazâ-i mübremi kimse değişdiremez. Fekat ben, istersem, onu da değişdirebilirim). Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi. Hocamın bu sözü, uzun zemândan beri, zihnimi kurcalamışdı. Nihâyet, Allahü teâlâ, bu fakîri de, bu nimeti ihsân etmekle şereflendirdi.

Bir gün, sevdiklerimden birine, bir belâ geleceği, ilhâm olundu. Bu belânın geri döndürülmesi için, cenâb-ı Hakka çok yalvardım. Bütün varlığım ile, Ona sığındım. Korkarak, sızlıyarak, çok uğraşdım. Bu belânın, Levh-i mahfûzda kazâ-i muallak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm, ümmîdim kırıldı. Abdülkâdir-i Geylânînin (k.s) sözü hâtırıma geldi. İkinci defa olarak, tekrâr sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zevallılığımı göstererek niyâz etdim. Lutf ve ihsân ederek kazâ-i muallakın iki dürlü olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu, levh-i mahfûzda gösterilmiş, meleklere bildirilmişdir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu, yalnız Allahü teâlâ bilir. Levh-i mahfûzda, kazâ-i mübrem gibi görülmekdedir ki, bu kazâ-i muallak da, birincisi gibi değişdirilebilir. Bunu anlayınca, Abdülkâdir-i Geylânînin (k.s) sözündeki, kazâ-i mübremin, bu ikinci kısm kazâ-i muallak olduğunu ve kazâ-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa, hakîkî kazâ-i mübremi değişdiririm demediğini anladım. Böyle kazâ-i muallakı, pekaz kimseye tanıtmışlardır. Yâ, bunu değişdirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye, gelmekde olan belânın, bu son kısm kazâdan olduğunu anladım ve Hak (sübhânehu ve teâlâ)nın bu belâyı geri çevirdiği malûm oldu. Allahü teâlâya, bunun için çok şükr olsun! Ona sevdiği ve beğendiği gibi şükrler olsun ve bütün insanların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâya (s.a.v) ve Ona yakın olanların ve Eshâbının hepsine (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în) salât ve selâm ve tehıyyetler olsun! Allahü teâlâ, Onu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Yâ Rabbî! Kalblerimizi Onun sevgisi ile doldur. Hepimizi Onun yolunda bulundur! Bu düâya âmîn diyenlere, Allahü teâlâ merhamet etsin!

Evliyânın kalbine gelen ilhâmlardan bazısının yanlış olması, şundan da ileri gelir ki, ilhâm olunan bilgilere benziyen, bazı yanlış başlangıçlar, hâtırına gelir. Bunları doğru sanır ve ilhâm olunan şeylere karışdırır. Böylece, ilhâm doğruluğunu gayb eder. Bazan da, keşflerde, rüyâlarda, gizli şeyler, kendisine gösterilir. Bunları gördüğü gibi olacak sanır. Hâlbuki, onlara manâ vermek, tabîr etmek lâzım geldiğini bilemez. Bunun için, söylediği şeyler meydâna çıkmaz. İşte böyle sebeblerden dolayı, keşf ve ilhâmlar, hatâlı olmakdadır.

Hiç yanlış olmıyan, güvenilecek, yalnız Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerdir. Çünki her ikisi de, elbette doğru olan, vahy ile bildirilmişdir. Yanî melek ile indirilmişdir. Âlimlerin söz birliği ve müctehidlerin ictihâdı da, bu iki doğru kaynakdan alınmışdır. İşte, islâmiyyetin bu dört temeli dışında kalan bilgiler, her ne olursa olsun, bu dört esâsa uygun ise, kabûl edilir. Uygun olmıyanlar, Evliyânın ilmleri, marifetleri, keşfleri olsa da, kabûl olunmaz.

Tesavvuf yolunda bulunanların vecd ve hâlleri, keşf ve ilhâmları islâmiyyet terâzîsi ile dartılmadıkca, on para etmez. Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf miyârı ile yoklamadıkça, kabûl edilmez.

Tesavvuf yoluna girmek ve bu yolda ilerlemek islâmiyyetin bildirdiği şeylere, kalbin yakîn hâsıl etmesi, hakîkî îmâna kavuşması içindir ve islâmiyyetin emrlerini kolaylıkla, seve seve yapmak içindir. Bu ikisinden başka şeyler kazanmak için değildir. Çünki, Allahü teâlâyı görmek, âhıretde vad edildi. Dünyâda görülemez. Tesavvufcuların müşâhede, tecellî diyerek övdükleri görünüşler, zıl ile, gölge ile avunmakdır. Benzeterek, sanarak, boşuna sevinmekdir. Allahü teâlâ, (Verâ-ül-verâ)dır. Yanî ötelerin ötesidir. Müşâhede ve tecellî dedikleri görünüşlerin iç yüzünü bildirirsem, bu yola yeni girenlerin çalışmakdan vaz geçmelerinden, şevk ve heveslerinin gevşemesinden korkarım. Fekat, hiç ağzımı açmazsam, bildiğim hâlde, herkesin yanlış şeyleri hakîkat sanmalarına göz yummuş olmaklığımdan da korkuyorum. Onun için, tekrâr söyliyeyim ki, tesavvufcuların müşâhedelerini, tecellîlerini, kelîmullah hazret-i Mûsânın (a.s) şâhid olduğu, Tûr dağına olan tecellî ile karşılaşdırmalı. Ona benzemeyince, gölgenin, hayâlin, asl ve hakîkat sanıldığı anlaşılmalıdır. O tecellîye benzemiyecekleri şübhesizdir. Çünki, O ve Onun tecellîsi, mahlûklara âid sıfatlardan, kaydlardan münezzehdir. Bu dünyâda ise, bu kaydlardan sıyrılmak mümkin değildir. İster kalbe tecellî olsun, ister dışarda tecellî olsun, bu kaydlar karışacakdır. Hâtem-ül-Enbiyâ (s.a.v), bundan ayrıdır. O, dünyâda gördü ve kıl kadar değişmedi. Evet, Onun yolunda gidenlerin büyüklerine dünyâda, bu nimet nasîb olur ise de, sayısız zıllerden, perdelerden birinin gerisinde olmakdadır. Tecellîye kavuşan, bunu anlasa da, anlamasa da bunlara perdesiz tecellî olamaz. Kelîmullah (aleyhi ve alâ nebiyyinesselâm) kendine tecellî etmediği hâlde, Tûr dağına olan tecellîyi görünce bayıldı, düşdü. Başkaları kim bilir ne olur?

Şunu da bildireyim ki, sevdiklerimizden birine, talebeyi yetişdirmek için, izn vermekden maksad, îmânın gevşediği, çok kimselerin yoldan çıkdığı, din bilgilerinin unutulduğu, bu fırtınalı zemânda, müslimân evlâdlarına Allah yolunu göstermesi, kendisinin de, talebesi ile uğraşırken, onlarla birlikde, ilerlemesi içindir. Bu inceliği iyi anlamalı ve ömrde geri kalan birkaç günlük fırsatda, çalışarak, talebe ile birlikde, nimete kavuşmalıdır. Yoksa, bu izni, büyüklük ve olgunluk alâmeti sanıp, maksaddan mahrûm kalmamalıdır. Bizim vazîfemiz bildirmekdir. Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:50 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzonaltıncı Mektûb




İKİYÜZONALTINCI MEKTÛB


Bu mektûb, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmede (rahmetullahi aleyh) yazılmış olup,
Evliyânın kerâmetini bildirmekdedir:

Herşeyi yokdan var edip, her ân varlıkda durduran, cânlıları besliyen, büyüten Allahü teâlâya hamd ederim. Onun Peygamberlerine ve bunların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma ve ona yakîn olanlara, salât ve selâm eylerim!
Dağlar, tepeler, dostlarla aramızda perde olduğundan, görünüşdeki uzaklık, buluşmağı, konuşmağı, Ankâ kuşu gibi, ele geçmez bir şekle sokmuşdur. Ara sıra yeni bilgileri yazıp, sevdiklerime yollamağı, âcizâne düşündüm. Bunun için tektük gönderdiğim bilgilerden, usanmıyacağınızı ümmîd ederim.

Kıymetli efendim!

Bugünlerde, her ağızda, Evliyânınkerâmeti dolaşmakda, câhil halk, hârika, kerâmet aramakda olduğundan, bu yolda, birkaç şey yazmağı uygun gördüm. Lütfen dikkatli okuyunuz! Vilâyet yanî Evliyâlık, Fenâ ve Bekâ demekdir. Bu dereceye yetişenlerde, hârikalar, keşfler görülür. Fekat, hârikaların çok olması, vilâyetin temâmlığını ve olgunluğunu bildirmez. Hârikaları dahâ az olduğu hâlde, vilâyeti dahâ kâmil olanlar, çok görülmüşdür. Hârikaların çok olmasının sebebi ikidir:
1- Urûc ederken, pekçok yükselmek.
2- Nüzûl ederken pekaz inmek.

Hattâ, hârikaların çok görünmesinin başlıca sebebi, ikincisidir. Yanî yukarı makâmdan aşağıya inmenin az olmasıdır. Çünki, aşağı dereceye inen Velî, sebebler âlemine inmiş olur. Her hâdisenin bir sebeble hâsıl olduğunu bilir. Sebebleri yaratanın (celle celâlüh), eşyâyı sebeblerle hareket etdirdiğini görür. Hâlbuki, aşağı dereceye geri dönmiyen veyâ az inip, sebebler derecesine düşmiyen Evliyâ, yalnız sebeblerin sâhibini, sebeblere kuvvet ve tesîr vereni görüp, sebebleri göremez. Allahü teâlâ, herkese lâyık olanı, umduğunu verdiğinden, bu iki Velîye başka dürlü ihsânda bulunur. Sebebleri görenin işlerini, arzûlarını, sebeb ile yaratır. Sebebleri görmiyene ise, sebebsiz verir. Nitekim hadîs-i kudsîde, (Kullarım beni zan etdikleri gibi bulur) buyurulmakdadır.

Bu ümmetde, çok Evliyâ gelip geçmişdir. Bunların içinde Muhyiddîn seyyid Abdülkâdir-i Geylânîden (kuddise sirruh) hâsıl olan hârikalar kadar, hiçbirinden hâsıl olduğu işitilmemişdir. Bunun sebebi, uzun zemândan beri, zihnimi kurcalıyordu. Bir dürlü anlıyamıyordum. Sonra, Hak sübhânehü ve teâlâ bu bilmeceyi açıkladı. Anlaşıldı ki, o büyük Velî, Evliyânın hepsinden dahâ yukarı çıkmış, inişde, Rûh makâmına kadar tenezzül etmişdir. Rûh derecesi ise, sebeblerin bulunduğu âlemin üstündedir. Hasen-i Basrî ile Habîb-i Acemînin hâlini burada bildirmek uygun olur. Şöyle ki,

Birgün, Hasen-i Basrî, Dicle kenârında gemi bekliyordu. Habîb-i Acemî çıkageldi ve
- Ne bekliyorsun? dedi.
- Gemiye bineceğim, onu bekliyorum) deyince,
Habîb,
- Gemiye ne hâcet, sen, yakîn mertebesine varmamışsın! dedi.
Hasen-i Basrî ise,
- Sen de ilm-ül-yakîn derecesine ermemişsin, dedi.
Habîb, gemiyi beklemeyip, su üzerinden yürüyüp karşıya geçdi. Hasen ise, gemiyi beklemekde kaldı.


Çünki, sebebler âlemine kadar inmiş olduğundan, onun işlerini, sebebler tesîri ile yapıyorlardı. Habîb-i Acemî ise, işlerin yaratılmasında, sebebleri görmediğinden, onun isteklerini sebebsiz olarak ihsân ediyorlardı. Hasenin derecesi, Habîbin derecesinden dahâ yüksekdir. Çünki, (İlm makâmı)ndadır. Yanî, ayn-ül-yakîni, ilm-ül yakîn ile birleşdirmişdir. Hâdiselerin husûle gelmesini, olduğu gibi, doğru görmekdedir. Allahü teâlâ, kudretini, hikmet altında gizlemekde, herşeyi sebebler tesîri ile yapmakdadır. Habîbe gelince, O, aşk-ı ilâhînin serhoşudur. Sebebleri göremeyip, asl yapana bakmakdadır ki, bu görüşü yanlışdır. Çünki, arada sebebler vardır.

Tâlibleri irşâd etmek vazîfesi, hârikalar göstermenin aksinedir. Çünki Rehber, ne kadar çok inmiş olursa, irşâdı o kadar kuvvetli olur. İrşâd edebilmek için, tâlib ile rehberin birbirine yakîn olması lâzımdır. Bu da, Rehberin aşağı dereceye yanî tâliblerin derecesine inmiş olması ile olur. Bir Velî, ne kadar çok yükselirse, inişi o kadar çok aşağı olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin son geleni (aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât), hepsinden yukarı gitdi. İnişde de, hepsinden aşağı geldi. Bundan dolayı, Onun daveti, irşâdı, hepsinden kuvvetli oldu ve bütün insanların Peygamberi oldu. Çünki inişi fazla olduğundan, mahlûklara yakınlığı, dahâ çok oldu. Böylece, kendisinden istifâde, dahâ kolay oldu. Tesavvuf yolunda, nihâyete varmayıp, ortalarda bulunan Velîler, tâliblere, nihâyete varmış da inememiş Velîlerden dahâ çok fâideli oluyor. Çünki ortalardakilerin hâli, başlangıcdakilere dahâ uygundur. Bunun içindir ki, şeyh-ul-islâm Hirevî Abdüllah-i Ensârî buyurdu ki, (Eğer Ebül-Hasen-i Harkânî ile Muhammed Kassâb bir şehrde bulunsaydı, sizi Muhammed Kassâba gönderirdim. Çünki o, tâliblere, Harkânîden dahâ fâideli olur). Harkânî, nihâyete varmışdı. Tâlibler, ondan, pek istifâde edemezdi. Yanî aşağı dönmiyen Velî, nihâyete varmakla, tâlibleri iyi yetişdiremez. Fekat, nihâyete varan Velîler, geriye indikden sonra, kuvvetli ifâde ve terbiye edicidir. Çünki, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), herkesden dahâ yükselmiş iken, ifâde, terbiye etmesi, herkesden çok idi. Görülüyor ki, ifâdenin, terbiye etmenin azlığı, çokluğu iniş mikdârına bağlı olup, nihâyete varıp varmamağa bağlı değildir. Burada, dikkat edilecek bir incelik vardır ki, o da, Velînin kendi vilâyetini bilmesi lâzım olmadığı gibi, kendisinden hârika, kerâmet hâsıl olduğunu bilmesi de şart değildir. Çok olur ki, herkes onun kerâmetini görür. Onun bu kerâmetlerden hiç haberi olmaz. İlm ve keşf sâhibi olan Evliyânın da, kendi kerâmetlerinden bazısını bilmemesi câizdir. Bazan, bunların Âlem-i misâldeki şekllerini, sûretlerini bir ânda, çeşidli memleketlerde, herkese gösterirler. Uzak yerlerde, şaşılacak işleri yapdıkları görülür. Hâlbuki kendisi, bunları hiç bilmez. Hazret-i Mahdûmî, mevlânâ Nûreddîn-i Câmî buyurdu ki, (Büyüklerden birine, çeşidli yerlerden gelen tanıdıkları, seni Mekke-i mükerremede gördük ve birlikde hac yapdık. Başkaları da, seni Bağdâdda gördük ve birlikde şöyle şöyle şeyler yapdık derlerdi. Hâlbuki, o kimse, o günlerde evinden çıkmamışdı ve o kimseleri görmemişdi. Acabâ niçin böyle söylüyorlar) derdi. Her işin doğrusunu, yalnız Allahü teâlâ bilir. Dahâ fazla yazmağa lüzûm yok. Merâk etdiğinizi, dahâ çok anlamak istediğinizi öğrenirsem, inşâallah, dahâ çabuk ve dahâ çok yazarım. Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:49 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzonbeşinci Mektûb




İKİYÜZONBEŞİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, mirzâ Dârâba yazılmışdır.
Kötü olan dünyânın ne olduğu bildirilmekdedir:

Yaradılışınızın iyi olduğunu gösteren, çok ince düşüncelerinizi açıklıyan kıymetli mektûbunuz geldi. Bir işe yaramıyan bu fakîrleri okşayan yazılarınıza, Allahü teâlâ, Habîbi hurmetine (a.s.) iyi karşılıklar ihsân buyursun!
Yavrum! Bu dünyâya düşkün olanlar, mal, para peşinde koşanlar, büyük bir belâya yakalanmışlardır. Büyük bir derde tutulmuşlardır. Çünki, bu dünyâda bulunan, Allahü teâlânın beğenmedikleri şeyler ve her pislikden dahâ kötü olan pislikler, bu kimselere güzel görünmekdedir. Sevimli sanılmakdadır. Necâseti yaldızlamak, zehri şekerle kaplamak gibidir. Allahü teâlâ insanlara akl verdi. Akla bu alçak dünyânın kötülüğünü anlatdı. Allahü teâlânın beğenmediği şeylerin çirkinliğini gösterdi. Bunun için, âlimler buyurdu ki, (Bir kimse, öldükden sonra, malının zemânın en akllı olanına verilmesini vasıyyet etse, zâhide vermek lâzımdır. Çünki zâhid, dünyâya düşkün değildir. Onun dünyâya kıymet vermemesi, aklının çok olduğunu gösterir). Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, yalnız akl şâhidini vermekle kalmadı. İkinci ve naklî şâhid olarak da Peygamberleri(a.s.) verdi. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberleri ile (a.s.), bu bozuk malın iç yüzünü kullarına bildirdi. O yalancı kahpenin cilvelerine aldanmamalarını, ona tutulmamalarını açıkça emr buyurdu. Şaşmaz, doğru olan bu iki şâhid var iken, bir kimse, şeker sanarak zehr yirse ve altına kavuşacağım diyerek necâseti avuçlarsa, elbette çok alçaklık yapmış olur. Çok pis olduğunu göstermiş olur. Peygamberlere (a.s.) inanmamışdır. Müslimân olduğunu söylese de, münâfık olur. Onun müslimân görünmesi, âhıretde fâide vermez. Yalnız dünyâda cânını ve malını korumuş olur. Bugün, kulaklardan gaflet pamuğunu atmalıdır. Yoksa, âhıretde âh etmekden, pişmân olmakdan başka yapılacak şey olmaz. Hâlinizi sık sık bildiriniz!

Fârisî beyt tercemesi:
Canım yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
körpeciksin, yolun da çok korkuludur.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:48 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzondördüncü Mektûb




İKİYÜZONDÖRDÜNCÜ MEKTÛB


Bu mektûb, Hân-ı Hânâna yazılmışdır.
Dünyâ, âhıretin tarlasıdır. Kâfirlere, niçin sonsuz azâb yapılacağı bildirilmekdedir:

Allahü teâlâ, bir kimseyi hayrlı işlerde kullanırsa, ona müjdeler olsun! Allahü teâlâ, dünyâyı âhıretin tarlası yapdı. Tohumunun hepsini yiyen ve toprak gibi olan, yaratılışındaki elverişli hâline ekemeyen ve bir dâneden yediyüz dâne yapmağı elden kaçırana yazıklar olsun! Kardeşin kardeşden ve ananın yavrusundan kaçdığı o gün için, birşey saklamıyan, dünyâda da, âhıretde de ziyân etdi. Eli boş kaldı. Dünyâda da, âhıretde de pişmân olacak, âh edecekdir. Aklı olan, tâli'li bir kimse, dünyânın birkaç yıllık hayâtını fırsat bilir, nimet bilir. Bu kısa zemânda, dünyânın çabuk tükenen ve hepsinin sonu sıkıntı ve azâb olan, geçici zevklerine, tadına aldanmaz. Bunlarla vakti kaçırmaz. Bu kısa zemânda tohumunu eker. Bir dâne iyi iş yaparak, sayısız meyveler elde eder. Bekara sûresi, ikiyüzaltmışbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahü teâlâ dilediğine katkat verir) buyuruldu. Bunun içindir ki, birkaç günlük iyi işe karşılık, sonsuz nimetler verecekdir. Allahü teâlâ, çok ihsân sâhibidir.

Süâl: Karşılığın katkat olması, iyiliklerdedir. Kötülüklerin karşılığı bire birdir. Böyle olunca, kâfirlere kısa bir zemândaki kötülükler için, sonsuz azâb yapması nedendir?
Cevâb: Dünyâda yapılan işin karşılığının nasıl olacağını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. İnsan bilgisi bunu anlıyamaz. Meselâ, nâmuslu olan bir kimseyi iftirâ edene seksen sopa vurulmasını emr eylemişdir. Hırsızlık haddi olarak, hırsızın sağ elinin kesilmesini karşılık eylemişdir. Zinâ haddi olarak evli olmıyanlara yüz sopa ile bir sene şehrden sürmek, evli olanlara, taş atarak öldürmek cezâsını vermişdir. Bu cezâların sebeblerini insanlar anlıyamaz. Bunun gibi, kâfirlere, kısa zemândaki küfr için, sonsuz azâbı karşılık yapmışdır. Geçici bir küfrün cezâsı, sonsuz azâbdır. İslâmiyyetin bütün emrlerini aklına uygun getirmek istiyen, aklı ile isbâta kalkışan kimse, (Peygamberliğe) inanmamış olur. Onunla konuşmak akl işi değildir.

Fârisî beyt tercemesi:
Kur'ân ile hadîse, inanmazsa bir kişi,
Ona hiç cevâb verme, konuşma bitir işi!

Fakîrin mektûbunu getiren meyân şeyh Ahmed, merhûm şeyh sultân Tehâniserînin kıymetli oğludur. Babasına olan lutf ve ihsânlarınızı düşünerek bu fakîri araya koyarak, yüksek hizmetinizde çalışmak için gelmişdir. Babasına olan ihsânlarınızdan biri, uşrlu bir yerin uşrunun ona verilmesini emr buyurmuşdunuz. Emr sizdendir. Hakîkatde ise, herşey Allahdandır. Selâm sizlere olsun ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafânın (aleyhi ve alâ âlihissalevât vetteslîmât) izinde bulunanlara olsun!

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:47 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzonçüncü Mektûb




İKİYÜZONÜÇÜNCÜ MEKTÛB


Bu mektûb, nakîb seyyid şeyh Ferîd hazretlerine yazılmışdır.
Vaz ve nasîhat vermekde, Ehl-i sünnet âlimlerine uymağı övmekdedir:

Allahü teâlâ, sizi, zâtınıza yakışmıyan herşeyden korusun! Yüce ceddiniz (aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât) hurmetine düâmı kabûl buyursun! Errahman sûresinde, altmışıncı âyetinde meâlen, (İyiliğin karşılığı, ancak iyilik olur) buyuruldu. Sizin ihsânlarınıza, hangi ihsânla karşılık yapacağımı bilemiyorum. Ancak, mubârek zemânlarda, din ve dünyâ selâmetiniz için düâ etmeğe çabalıyorum. Elhamdülillah, elimde olmıyarak, bu vazîfe nasîb olmakdadır. Mükâfât olabilecek başka bir ihsân da, vaz ve nasîhatdir. Eğer kabûl buyurulursa, bizim için ne büyük nimet olur.

Ey asîl ve şerefli efendim!
Vazların özü ve nasîhatların kıymetlisi, Allah adamları ile buluşmak, onlarla birlikde bulunmakdır. Allah adamı olmak ve islâmiyyete yapışmak da, müslimânların çeşidli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası olduğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâatin doğru yoluna sarılmağa bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi olmadıkça, seâdete kavuşulamaz. Akl sâhibleri, ilm adamları ve Evliyânın keşfleri, bu sözümüzün doğru olduğunu bildirmekdedirler. Yanlışlık olamaz. Bu büyüklerin doğru yolundan hardal dânesi kadar, pekaz ayrılmış olan bir kimse ile arkadaşlık etmeği, öldürücü zehr bilmelidir. Onunla konuşmağı, yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allahdan korkmayan ilm adamları, hangi fırkadan olursa olsun, zındıkdırlar. Bunlarla konuşmakdan, arkadaşlık etmekden, kitâblarını okumakdan, evlerine, köylerine gitmekden de sakınmalıdır. Dinde hâsıl olan bütün fitneler ve azılı din düşmanlığı, hep böyle zındıkların bırakdıkları kötülükdür. Dünyâlık ele geçirmek için, dînin yıkılmasına yardım etdiler. Bekara sûresinin onaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hidâyeti vererek, dalâleti satın aldılar. Bu alış verişlerinde birşey kazanamadılar. Doğru yolu bulamadılar) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, bunları bildirmekdedir. İblîsin râhat, sevinçli oturduğunu, kimseyi aldatmakla uğraşmadığını gören bir zât, (Niçin insanları aldatmıyorsun, boş oturuyorsun?) dedikde, (Bu zemânın kötü din adamları, benim işimi çok güzel yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş bırakmıyorlar) demişdi.

Oradaki talebeden, mevlânâ Ömer, iyi yaradılışlıdır. Yalnız, kendisine arka olmak, doğruyu söylemesi için kuvvetlendirmek lâzımdır. Hâfız imâm da, aklını fikrini dînin yayılmasına vermişdir. Zâten her müslimânın böyle olması lâzımdır. Hadîs-i şerîfde, (Kendisine deli denilmiyen kimsenin îmânı temâm olmaz) buyuruldu. Biliyorsunuz ki, bu fakîr, söyliyerek ve yazarak, iyi kimselerle konuşmanın ehemmiyyetini anlatmağa uğraşıyorum. Kötü kimselerle arkadaşlıkdan, bunların kitâblarını okumakdan kaçınmasını tekrâr tekrâr bildirmekden usanmıyorum. Çünki, işin temeli bu ikisidir. Söylemek bizden, kabûl etmek sizden. Dahâ doğrusu, hepsi Allahü teâlâdandır. Allahü teâlânın hayrlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!

İhsânlarınızın çokluğu, bu yazılara sebeb oldu. Başınızı ağrıtmak ve usandırmak düşüncesini unutdurdu. Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:46 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzonikinci Mektûb




İKİYÜZONİKİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, mevlânâ Muhammed Sıddîk-i Bedahşîye yazılmışdır.
Süâllerine cevâbdır:

Arka arkaya iki kıymetli mektûbunuz geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahü teâlâ, sonsuz ilerlemeler ihsân eylesin. Peygamberlerin efendisi (s.a.v) hurmetine bu düâmı kabûl buyursun!

Süâl: Tesarrufu kuvvetli olan bir rehber, yaradılışı elverişli olan bir mürîdi, kendi tesarrufu ile, onun yaradılışında bulunan mertebenin dahâ üstüne çıkarabilir mi?
Cevâb: Evet çıkarabilir. Fekat, onun yaradılışına uygun mertebelere çıkarabilir. Ona uygun olmıyan mertebelere çıkaramaz. Meselâ, yaradılışı, Mûsâ aleyhisselâmın vilâyetinde olan bir mürîdin yaradılışında bu vilâyet yolunun yarısına kadar yükselebilecek kuvvet varsa, tesarruf sâhibi olan bir rehber, kendi tesarrufu ile, bu mürîdi, bu yolun sonuna kadar ulaşdırabilir. Fekat, onu Vilâyet-i Mûsevîden, Vilâyet-i Muhammedîye geçirerek bu yolda ilerletmesi işitilmemişdir.

Süâl: İnsandaki beş latîfenin en latîfi olan ahfâ latîfesi, hangi mertebede nefs-i emmâre gibi olur? Alçaklıkda, aşağılıkda ona benzer?
Cevâb: Kardeşim! Ahfâ, latîfelerin en latîfi ise de, bir mahlûkdur. Sonradan yaratılmışdır. Sâlik, mahlûklar dâiresinden dışarı çıkınca, vücûb mertebelerinde ilerleyince, o mertebelerdeki zıllerin de asllarına varınca, sıfatların ve şânların sınırlarını aşınca, mümkin ve mahlûk olan herşeyi, aşağı, kıymetsiz görür. Mahlûkların aşağısını da, latîfini de aşağılıkda berâber görür. Nefs ile ahfâyı birleşmiş sanır.

Süâl: Sizden işitmişdim veyâ sizden işiten birisinden duymuşdum ki, ibâdet ederken, Allahü teâlânın hâzır olduğunu bilerek ibâdet etmek, Allahü teâlâya kusûr olur. Köle gibi ibâdet etmelidir. Yanî, Allahü teâlâyı hâzır bilerek ibâdet etmek, edebe uygun değildir buyurmuşdunuz. Bunun açıklanmasını istiyorsunuz.
Cevâb: Yavrum! Böyle birşey söylediğimi bilemiyorum. Başka bir yerde görmüş olmalısınız.

Rüyâda Âdem aleyhisselâmı gördüğünüzü yazıyorsunuz. Çok iyidir. Rüyânız doğrudur. Su görmek, ilm demekdir. Eli suya sokmak, ilm edinecek kuvvet elde etmekdir. Âdem aleyhisselâmı görmek de, bu manâyı kuvvetlendirmekdedir. Çünki Âdem aleyhisselâm, Allahü teâlâdan öğrendi. Bekara sûresi, 31 âyetinde meâlen, (Âdeme, isimlerin hepsini öğretdi) buyuruldu. Bu rüyâdaki ilm, kalb ilmidir. Kalb bilgilerinden de, Ehl-i beyte bağlı olanıdır (aleyhimürrıdvân). Buluşduğumuz zemân dahâ anlatırım. Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:45 [ Hepsini Oku ]
Mektubat-ı rabbani
İkiyüzonbirinci Mektûb




İKİYÜZONBİRİNCİ MEKTÛB


Bu mektûb, mevlânâ Yâr Muhammed Kadîm-i Bedahşîye yazılmışdır.
Mevlânânın bir sözünü açıklamakda ve insanları kemâle getirmek ve irşâd etmek için lâzım olan şartları bildirmekdedir:

Kıymetli kardeşim mevlânâ Yâr Muhammed Kadîmin güzel mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Hak teâlâ, sizi yüksek derecelerin en üstüne ve herkesi yükseltmeğe ve irşâd etmeğe kavuşdursun. Seçmiş olduğu Peygamberi ve Onun yüksek Âli hurmetine düâmızı kabûl buyursun (Aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm)!

Süâl: Mevlânâ hazretleri, (kucağımda olan nâzlı Hak teâlâ idi) demişdir. Böyle söylemek câiz midir?
Cevâb: Bu yolun yolcuları böyle şeyler çok söylemişdir. Bir sâlik, (Tecellî-i Sûrî)ye kavuşunca, tecellî eden sûreti, görünüşü, Hak teâlâ sanıyor. Büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hâce Yûsüf-i Hemedânî hazretleri, (Bu görünenler, hep hayâldir. Bu hayâllerle, tarîkatin çocuklarını yetişdirirler) buyurmuşdur. Biz de böyle söyleriz.

Tesavvufu öğretmek için, size izn verilmişdi. Bunun üzerine, fâideli birkaç şey yazıyorum. Cân kulağı ile dinleyin! Davranışlarınızı buna göre ayarlayın: Tesavvufu öğrenmek için bir tâlib yanınıza gelince, çok düşününüz! Bu yoldan size istidrâc yapılabileceğini, yıkılabileceğinizi göz önüne getiriniz! Hele talebe gelince, içinizde bir sevinç, bir râhatlık duyarsanız Allahü teâlâya yalvarınız! Ona sığınınız! Çok istihâre yaparak, ona tarîkati öğretmek uygun olacağını ve istidrâc ve yıkılmak olmadığını iyice anladıkdan sonra öğretiniz. Çünki, Allahü teâlânın kullarına iş vermek ve onlarla uğraşarak kendi vaktini elden çıkarmak, Ondan iznsiz câiz değildir. İbrâhîm sûresinin birinci âyetinde meâlen, (Rablerinin izni ile, insanları karanlıklardan çıkarıp nûra kavuşdurmaklığın için) buyuruldu. Büyüklerden biri ölmüşdü. Şöyle bir ses işitdi: (Sen benim dînimde kullarıma karşı zırh giymişdin öyle mi?). (Evet) cevâbını verdi. (Kullarımı niçin bana bırakmadın? Gönlünü niçin bana vermedin?) buyuruldu. Size ve başkalarına verilen izn, şartlara bağlıdır. Allahü teâlânın râzı olduğunu anlamadan, iş yapmamak birinci şartdır. Şartsız, bağlantısız izn verme zemânı dahâ gelmemişdir. O zemân gelinceye kadar, şartları yerine getirmeği iyi gözetiniz! Haberleşmemiz lâzımdır. Mîre de böylece yazmışdım. Ondan da bilgi alınız! O zemânın gelmesi için ve şartların sıkıntısından kurtulmanız için çalışınız! Vesselâm.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:44 [ Hepsini Oku ]
Sohbet
Izdırap Değil Mutluluk Seçilmelidir




Izdırap Değil Mutluluk Seçilmelidir


BAKARA
57. Ve bulutu üstünüze gölgelik yaptık ve size kudret helvasıyla bıldırcın indirdik: "Rızık olarak size verdiklerimizin, en temizlerinden yiyin. " Dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, onlar kendi benliklerine zulmetmekteydiler.
58. Şöyle demiştik: "Girin şu kente; orada, dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve `affet bizi` deyin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Biz güzel davranıp, güzellik üretenlere daha fazlasını veririz. "

59. Ne var ki zulme sapanlar, bir sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Bu- nun üzerine biz, bu zalimler üstüne, ürettikleri kötülüklere karşılık olarak gökten bir pislik indirdik.
60. Bir zamanlar Musa, toplumu için su istemişti de biz, "değneğinle şu taşa vur" demiştik. Taştan hemen oniki göze fışkırmıştı. Her bölük insan kendilerine özgü su kaynağını bilmişti. "Allah`ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde bozgunculuk yaparak şuna buna saldırmayın. " demiştik.
61. Siz şöyle demiştiniz: "Ey Musa, biz bir tek yemeğe asla dayanamayız; bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiklerinden, baklasından, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarıversin. "Musa şöyle demişti; "Siz daha aşağı bir nimete daha üstün bir nimeti mi değişmek istiyorsunuz? İnin bir kasabaya; istediğiniz sizin olacaktır. "Ve üzerlerine zillet, eziklik ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah`tan bir gazaba çarpıldılar. Bu böyle oldu, çünkü onlar Allah`ın ayetlerini inkar ediyor ve haksız yere peygamberlerini öldürüyorlardı. İstan ettikleri için böyle oldu. Sınır tanımıyor, azgınlık yapıyorlardı.

Burada İsrailoğulları kendileri için özel olarak üretilmiş olağanüstü gıda olan Kudret Helvası`nı beyenmeyip, daha düşük kalitedeki diğer yiyeceklere yönelmek istiyorlar.
Bazılarına bu ilk bakışta "çeşitlilik ve zenginlik istemek" gibi gelebilir". Ama hayır, yüz çeşit çadır, bir lüks villa veya şato etmez. Yüz çeşit çadırı seçerseniz bir şatoya karşılık, zenginliği değil, fakirliği ve ızdırabı seçmişsiniz demektir.

"Daha aşağı bir nimeti, daha üstün olana değişmek" insanların kendine zulmetmesidir.
Ve mutluluğu, hazzı bırakıp, ızdırabı ve zulmü seçmek sapmadır.
Yani insanların kendine zulmetmesi erdem değil, zalimliktir.
Bu yüzden hem kendimiz, hem de tüm insanlık için iyiyi, güzeli ve mutluluğu seçmeliyiz.
Ahirette cennete gitmenin yolu, bu dünyada da kendimize ve insanlığa güzellikler sunmaktan geçiyor.
Tabii ızdırap ve kötülükten uzak durmaktan da geçiyor diğer bir deyişle.
Kuran "insanların gerçek çıkarlarının" ne olduğunu gösterir" ve "bu çıkarlara ulaşabilmenin, kalıcı kurtuluşu elde edebilmenin yollarını gösterir. "
Bazı fedakarlık gibi gözüken emir ve yasaklar da aslında uzun vadede hem bu dünyada hem de ahirette hazzı-çıkarı sağlayan isteklerdir.

Satranç oynayanlar iyi bilir, bir veziri yem olarak verip birkaç hamle sonra rakibinizi mat edebilirsiniz. İşte orada o veziri almak aslında rakip için o anda kazanç gibi gözükse de birkaç hamle sonra büyük bir ızdıraba dönüşecektir onun adına.

İşte Kuran böyle tuzaklara karşı insanları uyarır, "mat etme" yani nihai kazanç ve ızdıraptan kurtulma yollarını gösterir.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:42 [ Hepsini Oku ]
Allah (c.c) Hazretleri
Allah Kullara Zulmedici Değildir




Allah Kullara Zulmedici Değildir


Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden (olan bu insanlar). " İşte cennete girecek olanlar, bu iyi yürekli, Haksever insanlardır. Kur`ân`ın getirdiği bu prensip, bu kadar açıkken neden bilmem, bu ayetleri, hep önyargıların sislendirdiği renkli gözlüklerle görüp, ille dinini bırakmayan bütün kitap ehlinin cehennemlik olduğu iddia edilmiştir? Sanki Allah, kullarını yakmaktan zevk mi alır? Hâşâ O, iyi kullarını yakmayacak kadar merhametlidir.
"Allah, kullara zulmedici değildir. " Kur`ân, Hac Suresi`nde her üç dinin mabetlerini Allah`ın anıldığı kutsal mekânlar olarak takdim etmektedir: "Onlar, sırf, `Rabbimiz Allah`tır` dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah`ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah`ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Allah, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, galiptir" (Hac: 40).

"Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler gibi yapacağımızı mı sandılar? Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak, öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar" (Câsiye: 21). "Hiç inanan kimse, (yoldan çıkan) fâsık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar. İnanan ve iyi işler yapanlara gelince, onlar yaptıklarına karşılık, durulmaya değer cennetlerde ağırlanırlar. Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevrilirler ve onlara, `Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın` denilir" (Secde: 18-20).

Yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlar O`nun kullandır. Ve O`nun merhameti, insanların merhametiyle kıyaslanamayacak derecede geniştir, boldur. İnsanların dar düşüncesi, egoizmi O`nun geniş rahmetini daraltmak istemiş, düz yolunu eğri büğrü göstermiştir. Kendi düşüncelerini Allah`ın hükmü görenler, Kur`ân`ın açık ifadesine göre onmazlar. Çünkü onlar, kendi düşüncelerini Allah`a iftira etmişlerdir.

Kur`ân düşüncesine son derece ters olan mantık, Allah`ın, Hz. Muhammed`i âlemlere rahmet olarak göndermesi müjdesine aykırıdır. Allah`ın, insanlara rahmet olsun diye gönderdiği Hz. Muhammed. eğer kendisine inanmadıkları veya bu imkânı bulamadıkları için kendisine inanmayan bütün insanların cehenneme gitmesine neden oluyorsa artık o rahmet olmaktan çıkar, insanların cehenneme girmelerine neden olur. Hâşâ o, böyle olmaktan münezzehtir. Onun getirdiği temel inanç ve ahlâk prensiplerine, onun dininin ruhuna uyan herkes cennete girecektir. Onun getirdiği Kur`ân, bütün insanları böyle müjdelemiştir.

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:40 [ Hepsini Oku ]
Kuran-ı Kerim
Kur'an İnsanı Kötülüklerden Korur




Kur'an İnsanı Kötülüklerden Korur


Değerli okurlar. Yüce Kur’ana göre Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak etmeden inanan herkes iman sahibidir. Yüce Allah bizlerde istediği kötülük kokmayan içinde şirk’in olmadığı bir inançla hayatımızı devam etmemizi emretmektedir. Yüce Allah bizlerde bunu isterken dilimize, ırkımıza ve kültürümüze bakmaksızın bizim inancımızın Berraklığını dikkate almaktadır. Yani hangi kültürü benimsersek benimseyelim hangi dili konuşursak konuşalım hangi ırk’a mensup olursak olalım bu önemli değil en önemli olan inancın temeli sağlam olmalıdır. İnancın içinde kötülük ve şirk’in olmaması önemlidir. İşte Yüce Allah’ın bizlerden istediği sağlam ve samimi bir inançla yola devam etmemizi istemektedir. Yüce Allah Kur’anın önüne geçmeyen tüm kültürleri benimser. Fakat bu kültür dinselleşip de Kur’anın önünü tıkamaya başlarsa işte o zaman Yüce Allah buna rıza göstermez. Bu gün İslam âlemin geldiği nokta budur. Emevilerin ve daha sonralarda Abbasilerin Arap milliyetçiliğini pekiştirmek için Peygamberin arkasına sığınarak Peygamber adına fatura edilmiş hadisleri ortaya dökmeleri sonucu bunu dinselleştirme neticesinden maalesef bu gün din olarak İslam kültürü karşımızdan durmaktadır. Bu gün artık İslam kültürü maalesef Yüce kitabın önünü tıkayan bir yaklaşım sergilemektedir. Burada Yüce Allah’ın rızasını görmek saflık olur. Bu gün İslam kültüründen gelen din anlayışından Yüce Allah’tan çok Peygambere fatura edilen hadisler dikkate alınmaktadır. Bunun anlamı Yüce Allah ile Peygamberi aynı kefeye koymaktır. Bunun ne demek olduğunu bilenler için çok ağır bir yüktür, Yüce varlığın ululuğunu Yüceliğini Peygamberine yüklemek demektir. Buda Yüce Allah’a ortak koşmanın diğer bir adresidir. Bu gün biz müslümanlar dinin emirlerini direk Yüce Allah’tan değil yorum sahiplerinden alıyoruz. Bu Yüce Kur’ana göre çok sakıncalı bir yaklaşım olmasına rağmen bu konuda Yüce Kur’ana kulak verene rastlamak pek de mümkün görünmemektedir. Bakınız Yüce kitabımıza göre bizler dinin emirlerini kimden alıyorsak ona yönelmiş oluyoruz. Şimdi itirazlar olacaktır bu sözlerime işin doğrusunu öğrenmek isteyenler Kur’an okuyup anlayarak bunu rahatlıkla öğrenebilirler. Bunu sevgili Peygamber efendimiz de çok iyi bildikleri için, Yüce Allah’ın gönderdiği Yüce kitabın önüne geçmemek için hadislerin yazılmasına karşı çıkmıştır. Çünkü Sevgili Peygamber efendimiz bunun ne anlama geldiğini herkesten çok daha iyi biliyorlardı. Hadislerin yazılması demek Yüce Kur’anı geçersiz kılmak demektir. Hiç boşu boşuna kendi kendimizi aldatmayalım Yüce Kur’ana göre bu böyledir. Bu ise Yüce Allah’ın emirlerinin üstüne emir eklemek demektir. Bu ise bilmeden Yüce Allah’a ortak koşmamız demektir. Yüce Allah bir ayeti kerimde bizlere şöyle emretmektedir.
Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rabblerin huzuruna toplanıp getirilecekler. Enam. 6/38
Yüce Allah bizlere emrederek Yüce kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadıklarını söylemektedir. Bu Yüce kitabı doyurucu bulmayanlar her şeyin Kur’andan yazılmadığını var sayanlar kendi zihnindeki anlayışlarına cevap bulmadıkları için bu yüzden yorumların peşine gitmektedirler. Çünkü onların zihinlerine işlenmiş olan din anlayışı ancak yorumlardan görülmektedir. Bu güne kadar ayrı ayrı anlayışların çoğalması işte bu yaklaşımların ürünüdür. Sevgili Peygamber efendimiz inanların bu yola gitmemesi için hadislerin yazılımına müsade etmeyerek tüm iman edenleri Yüce Kitabın çatısı altından toplanmasını buyurmuşlardır. Yüce Kitabımız her doğan insanla yeniden doğar. Her yeni okuyan için ona o gün indirilmiş demektir İşte Kur’an gerçeği budur.
-------------------------
H.Akgeyik

Gönderen Akdeniz, Perşembe, 09 Ekim 2008 20:38 [ Hepsini Oku ]
Sohbet
Haram Sevgilerin Günahı




Haram Sevgilerin Günahı


Ömrün baharı olarak telakki edilen gençlik, Kur’ân nazarında, eğer iman ve iffet içinde geçerse, âhiret hayatının sabahı hükmündedir. İffet ve istikamet içinde geçmediği takdirde ise, gençlik çok kısadır. Bir fırtına kadar çabuk, hızlı ve heyecanla akar, eser, geçer, gider.
Gençlik hayatının çabuk gideceğinden asla şüphe edilmemesi gerektiği; yaz’ın güze ve kışa yer vermesi ve gündüzün akşama ve geceye dönüşmesi kesinliğinde, gençliğin de yerini ihtiyarlığa ve ölüme bırakacağı fani ve geçici gençliğin istikamet dairesinde iffetle hayra sevk edilmesi halinde o gençlikle ebedî bir gençlik kazanmanın mümkün olacağı, bütün semavî kitapların ve bütün peygamberlerin bunu müjde ettikleri kaydedilir.
Güzel gençlik nimeti gayr-i meşrû sefâhet ve haram keyifler için sarf edildiği takdirde; ikisi âhiret hayatında, altısı da dünya hayatında hemen olmak üzere sekiz açıdan kaybedilmiş olur:
Âhiretteki kayıplar şunlardır:
1-Âhiret mes’ûliyeti. Haram gençlik keyifleri, tövbe edilmediği takdirde, Mahşerde ve Mahkeme-i Kübra’da geriye dönüşsüz pişmanlıklara neden olur. Çünkü Cenâb-ı Allah verdiği nimetlerin hesabını sorar. Haramlarla iç içe geçirilmiş şükürsüz bir gençlik orada bize ancak mahcubiyet getirir, yüzümüzü kızartır, başımızı yere eğdirir.
2-Kabir azabı diğer bir uhrevî kayıptır. Haram ve günahla örülmüş bir gençlik, kabir azabını da davet eder.
Dünyadaki kayıplar ise şunlardır:
1-Haram lezzetin içinde bulunan; bu lezzetin bitmesinden gelen “teessüf” acısı ve sona ermesinden doğan “hüzün” belâsı, yüreğimizi derinden yakar. Çünkü lezzetin helâl olması için alın teri harcarsak, bu alın teri ve hak ediş manevî şükür hükmüne geçer; görünüşte bitse de, Allah’ın hazinesinde devamı vardır! Şükredilen her nimet, bir Cennet nimetidir; bitmeyen bir hazineden gelir, bitmeyen bir hazineye götürür. Fakat şükürsüz ve haram lezzetler,sadece göründüğü kadar olduğundan çabuk biterler. Bitiş elemi ise, lezzetin verdiği keyiften çok daha acıdır. İnsanı maddî-manevî yıkar, perişan eder.
2-Haram lezzet; kul hakkını ihlâle ve başkasının hakkını çiğnemeye dayanıyor ise, Allah’ın adaleti gereği buna karşılık gelen dünyevî bedel uhrevî tazminatı hariç,ayrı bir ceza takdiri olarak en beklenmedik zamanda kapımızı çalar. Burada, “Eden, bulur!”, “eken, biçer” kuralı işler; bu da bizi mahveder. Helâl lezzetler ise, kendi hakkın ve alın terin olduğundan, böyle bir acı sondan muaftır.
3-Haram lezzetin içinde “kıskançlık” elemi vardır. Taşınmaz, çekilmez, dayanılmaz; çoğu zaman tehlikeli olaylara da neden olur. Helâl lezzetler ise, “hak” esası üzerine kurulduğundan, özünde bu eleme yol verecek bir boşluk ve tatminsizlik bulunmaz.
4-Haram lezzetin içinde “ayrılık” elemi vardır. Her dünyevî keyif ve lezzette var olan “ayrılık ve firak” acısı; lezzeti ve keyfi sıfıra indirecek boyutta insan ruhunda tahribât yapar. Helâl lezzetlerde ise, Allah’ın izniyle Cennette tekrar kavuşma gerçekleşeceği için; dünya itibariyle ayrılık olsa da, ebedî ayrılık yoktur.
5-Haram lezzetin tabiatında mukabele görmemek, karşılık bulmamak ve içten sevilmemek elemi vardır. Helâl lezzetler ise; özünde hak ihlâli olmadığından ve karşılıklı nezaket ve saygıyı esas aldığından, bu elemlerden muaftır.
6-Haram lezzetler, insan ruhu üzerinde tahripkârdırlar. Ruhu boşluğa atar, kalbi ağlatır, vicdanı sızlatır, hafızamızı zaafiyete uğratır, duyguları yıpratır, insanı bunaltır. Helâl lezzetler ise, Allah’ın verdiği bir izne ve müsaadeye dayandığından; bünyesinde böyle rûhî tahriplere yol açan unsurlar taşımaz.
Bütün bu elemler, acılar ve arızalar; haram keyiflerden gelen cüz’î lezzetleri zehirli bir bal hükmüne indirmektedir. Oysa bütün haram lezzetlerin muadili, helâl dairede mevcuttur. Helâl dairesi geniştir; keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Allah’ın emirleri ise azdır.1
Hafızamıza almak istediğimiz konuların kalıcı olmasını sağlamak için muhtelif metotlar denemekten çekinmemeliyiz. Meselâ yorgun bir akşam vakti hafızamıza almaya güç yetiremediğimiz bir konuyu, sakin ve dinlenmiş bir dimağa ulaştığımız sabah vaktinde almak mümkün olabilir.

Gönderen Akdeniz, Pazartesi, 06 Ekim 2008 22:20 [ Hepsini Oku ]
Risale-i Nur
Risale-i Nurun Kazandırdıkları


Risale-i Nurun Kazandırdıkları

BEŞ TÜRLÜ İBADET:

1. En mühim bir mücahede olan ehl-i dalale te karşı manen mücahede etmekt ir.
2. Üstadına neşr-i hakika t ciheti nde yardım sureti yle hizmet etmekt ir.
3. Müslümanlara İmân ciheti nde hizmet etmekt ir.
4. Kaleml e ilmi tahsil etmekt ir.
5. Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen, tefekküri olan bir ibadet i yapmak tır.

a-Alimlerin mürekkebiyle şehidlerin kanı denk tutulu r. (Keşfü'l-Hafa, 2:400, hadis no:3281.)
b-Fesadı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini kazana bilir

BEŞ TÜRLÜ DE DÜNYEVİ FAYDASI VAR:
1. Rızıkta bereke t.
2. Kalbde rahat ve sürur.
3. Maişette suhule t.
4. İşlerinde muvaff akiyet .
5. Talebe lik fazile tini almakl a bütün Risale-i Nur talebe lerini n has dualarına hissed ar olmaktır.
emirdağ lahika sı sayfa;165-166


KALEMLE NURLAR A HİZMET VE SADAKATLE TALEBESİ OLMANI N İKİ MÜHİM NETİCESİ VARDIR:


1. Ayat-ı Kur'âniyenin işaretiyle, imanla kabre girmek tir.
2. Bütün şakirtlerin manevi kazançlarına, Nur daires indeki şirket-i manevi ye sırrıyla, umum onların hasena tlarına hissed ar olmaktır.

Daha bu beş misal gibi pek çok misall er var. Onlar gösteriyorlar ki, ulûm-u imaniy e, hususa n doğrudan doğruya ihtiya ca binaen ve yarala rına devâen Kur'ân-ı Hakîmin esrarından mânevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse, elbett e o ulûm-u imaniy e ve o edviye-i ruhani ye, ihtiya cını hissed enlere ve ciddî ihlâs ile istima l edenle re yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl ne hâlde bulunu rsa buluns un, âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sahibi olsun, hizmet kâr olsun, çok fark yoktur .

Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmey e ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı-bahusus bende bulunm azsa-istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, mânevî yardımla, hattâ himmet le muaven et etmele ri lâzımdır. Ve ben onlard an istimd at etmem ve medet isteme m benim hakkımdır. Onlar, Nurlar dan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır

Gönderen Akdeniz, Pazartesi, 06 Ekim 2008 21:56 [ Hepsini Oku ]
Risale-i Nur
Nur Hizmetinde Mertebeler


Nur Hizmetinde Mertebeler

Nura Dostluğun Şartları

1-Bediüzzaman Said Nursi yi Kuran-ı hakimi n dellalı bilecek,(mektubat 26.mek tup)

2-Risale-i Nur ve Kuran hakikatın da ki hizmet ime ciddi taraft ar olacak, (mektub at 26.mek tup)

3-Haksızlığa,bid’atlara, dalale tetaraftar olmaya cak, (mektubat 26.mek tup)

4-Risale-i Nurdan istifa de etmeye çalışacak,(mektub at 26.mek tup)

Nura Kardeşliğin Şartları

1-Hakiki olarak Risale-i Nurun neşrine çalışacak, ,(mektubat 26.mek tup)

2-Beş farz namazı kılacak, ,(mektub at 26.mek tup)

3-Yedi kebair den uzak kalaca k, ,(mektub at 26.mek tup)

yani Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şahadetlik, dine zarar verece k bid’a lara taraft ar olmaktır. ,(barla L.m.25 7)

Nur Talebe liğinin Şartları

1-Risale-i Nuru kendi malı gibi ve telifi hissed ip kabul edecek, ,(mektub at 26.mek tup)

2-Risale-i Nura sahip çıkacak, ,(mektub at 26.mek tup)

3-Hayatının en mühim vazife si Risale-i nur neşri ve hizmet i bilece k. ,(mektub at 26.mek tup)

Dost,Kardeş,Talebenin Hükmü

1-Nura dost olan kişi bediüzzaman ın dellal lık ciheti yle kuran mücevherini risale-i nurdan ders alacak, ,(mektub at 26.mek tup)

bir derste olsa, ,(mektub at 26.mek tup)

2-Nura kardeş olan kişi ibadet i yönüyle şahsı manevi nin hayırlarına hissed ar olur, ,(mektub at 26.mek tup)

3-Nura talebe olan kişi berabe r ilahi dergah a yönelecek kalbi bir bağ kuraca k kuranı hakimi n hizmet inde el ele verip tevfik ve hidaye t isteye cek…,(mektub at 26.mek tup)

DostiK ardeş,Talebenin Said Nursi(h.z)nin yanındaki Kazancı1-Eğer Talebe ise her sabah ismiyl e bazen hayali yle Bediüzzamanın yanında bulunu r hissed ar olur, ,(mektub at 26.mek tup)

2-Eğer Kardeş ise birkaç defa hususi ismiyl e ve sureti yle Bediüzzamanın uhrevi kazanc a hissed ar olur, ,(mektub at 26.mek tup)

3-Eğer Dost ise farzla rı yapıp günahlardan çekinirse umumi olarak Bediüzzamanın duasına dahil olur,(mektub at 26.mek tup)

An şart ki bu üç tabaka bediüzzaman Said nursiy i manevi kazanç ve dualarına dahil etmesi şart tır. ,(mektub at 26.mek tup)

Hakiki ve Has Nur Talebe si Olmanın Şartları
1-Yaratılış gayesi ni dünyaya gönderiliş sebebi ni ve tek görevini Risale-i Nur neşri ve hizmet i bilir. ,(Emirdağ .L.1)

2-Risale-i Nur harici ndeki hiçbir düşünce fikir nasiha t onun için önemi yoktur ve etkile nmez sadece Risale-i Nur neyi yap derse tüm teslim iyetle onu ifaya çalışır. ,(Kastam onu L.mekt up no:49)

3-Sadece Risale-i Nur için konuşur onun için yer onun için oturur, (Emirdağ .L.1)

4-Risale-i Nur o nurcun un atan kalbi düşünen aklı alıp verdiği nefesi attığı adımı dır. ,(Emirdağ .L.1)

5-Risale-i Nuru şahsi hiçbir şeye alet etmez,(tüm külliyatın hasets en ihlas risale si düsturu )

6-Dünyevi rütbede,dünya ya güzel gözükmeye asla çalışmaz nazarl arı Risale-i Nura verir.(Emirdağ .L.1 ve ihlas risale si)

7-Risale-i Nur davası için anadan babada n yardan ayrılır dünyayı terk eder ölüme gülerek gider, (Emirdağ .L.1)

8-Risale-i Nur davası için her türlü işkence saldırı ve taarru za karşı ehemmi yet vermez işine devam eder. (hutbe-i şamiye)

9-Risalei Nur davasında Nurcu olmaya n insanl arın görüşleri nurcun un nazarında önemi yoktur dinlen mez(1.şua,8,18,28Lma)

10-Risale-i Nur davasında ki Nurcu tarika tın zamanı olmadığını bilir ve evliya kutup hatta gavs gelse ancak nur talebe sinin yanında kardeş olmaya çalışsın ama evliya lığı yada kutupl uğu nurcun un yanında bir şey ifade etmez.(Kastam onu L.m.no .21)

11-Risale-i Nura karşı çıkan Allah’a savaş ilan etmiştir,(14.şua)

12-Risale-i Nur Kuranl a bir bütündür onun müdafisidir mucize sidir,(1.şua 8,18,28, lema. lahika lar)

13-Nur talebe si bilir ki dünya risale-i nurla dönüyor o yok edilir se o an kıyamet kopar. (14.şua)

14-Nur talebe si nurcuy um diyen herkes le istişare etmez risale-i nuru mihenk yapar eğer karşısındakinin nurcu olduğuna kanaat getiri rse o zaman fikrin i alır an şart ki Risale-i Nura bağlı kalınsın.(bir düstur )

15-Nur talebe si Risale-i Nur içine giren fitnel eri izaley e çalışır,(hutvat- sitte)

16-Nur talebe si sadaka zekat almaz mecbur i kalsa alsa açlıktan ölse dahi o zekat sadaka yı risale-i nur neşrine verir.(ihlas R.)

17-Nurcu için Risale-i Nur canından kendi saadet inden önemlidir.(1.şua.T.hayat)

18-Nur talebe si dünya saadet ini de gereki rse ahreti ni de feda eder,(bütün külliyat)

19-Nur talebe si netice ye değil hizmet ine bakar.(ihlas risale si)

20-Nur talebe si Risale-i Nuru sadeleştirmeye kalkma k isteye nlere ve o zihniy ete düşmandır. (Mektub at sh:372)

21-Nur talebe si farzla ra ayrıntı füruat diye hitap edenle re düşmandır.(müslümanın görevidir)

22-Nur talebe sinin hizmet ni gören kişiler sen uçmuşsun dendiğinde onu diyen kişi sadece ahmaktır süfyaniyete yamak tır.(th)

23-Nur talebe sine Fanati k sin dendiğinde o nurcu anlar ki davasına sahip çıkıyor.(t.haya t)

24-Nur talebe si her şeyini feda eder ama Risale-i Nuru asla.(R.külliyatı)

25-Nur talebe si zulme rıza göstermez tavrını gösterir.(M.28.m ektup)

26-Nur talebe si ispatlı olmaya nın peşinden gitmez akli mantıki ilmi delill i müdakkik olur.(Risale-i Nur düsturu)

27-Nur talebe si sadık ihlaslı sebatk ar olur elinde ki baki elmasl arı cam kırıklarıyla asla değiştirmez (Risale-i Nur düsturu)

28-NUR TALEBE Sİ RİSALE-İ NURU SÜREKLİ OKUR harici ndekil ere Risale-i nur için nazar eder. (Emirdağ .L.1)

Gönderen Akdeniz, Pazartesi, 06 Ekim 2008 21:53 [ Hepsini Oku ]
Edebiyat
İrfâna Düştüm


İrfâna Düştüm

Ma’nâ âleminde, vefâ yolunda;
Aşk ile elendim bir cana düştüm!..
Gönül vecde geldi cezbe hâlında;
Derdime gül bastım, dermâna düştüm!..

Gurbet, gam bendini bende mi kurdu?..
Mevlâ’m emaneti sırtıma vurdu!..
Her katrem ‘hû’ dedi, duruldu, durdu;
Kaynadım, çağladım devrâna düştüm!..

Duydum can özümde ney’in zârını;
Özünden ayrılmış buldum varını!..
Başımda gördükçe nefsin dârını;
Ölmeden hesaba, mizâna düştüm!..

Ömrüm, kula döndü bir hak uğruna;
Hasret odu düştü gülün bağrına!..
Girdim ibret ile âlem seyrine;
Hayretten süzüldüm, hayrana düştüm!..

Ey gönül, dost için yüzümüz var mı?
İhlâs ocağında, közümüz var mı?..
Bu sesler, ahenkler özge diyâr mı?
Bir aşkın elinden mestâne düştüm!..

Takvâyla inceldi bu içli sözüm;
Edep dergâhında, tutuştu közüm!..
Bir zikrin nûruna kandıkça özüm;
Sınandım irfandan, irfana düştüm!..

Gönderen Akdeniz, Pazartesi, 06 Ekim 2008 21:47 [ Hepsini Oku ]
Yönetim Ofisi
Muhteşem'in Rahatsızlığı




Değerli Adminimiz Muhteşem;hastalığı nedeni ile bir süre aramızda olamayacaktır.Kendisine Yüce Rabbimden acil şifalar diler en kısa zamanda aramıza katılmasını temenni ederim.

Gönderen Akdeniz, Pazartesi, 06 Ekim 2008 20:45 [ Hepsini Oku ]